Teleskop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Teleskop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2020 Salı

47) İngiltere Greenwich Kraliyet Gözlemevi Ziyaretim

İngiltere, Londra'ya gerçekleştirdiğim bir iş seyahatimde kendime biraz zaman ayırarak bir başka gökbilim gezisi tertipledim. Bu defa zamanın merkezine, Greenwich Kraliyet Gözlemevi'ne gittim. Bu gözlemevi, astronomi ve seyrüsefer (navigation) tarihinde önemli bir rol oynadığı için başlangıç meridyeni konumu olarak kabul görmüş ve Greenwich Ortalama Saati (GMT) kavramına ismini vermiştir.

Denizlere hakimiyet 17. yüzyılda iyice önem kazanmıştır. Kıtalar arası keşiflerin ve denizaşırı topraklarda sömürgeciliğin hız kazandığı bu devirde denizcilerin yönlerini hassas bir biçimde tayin edebilmeleri ve şehirler arasındaki zaman farkını hesaplamaları gerekiyordu. Bu amaçla da başta Güneş'in, Ay'ın ve gezegenlerin konumlarına bakarak yeryüzündeki konumlarını ve gidecekleri yönü tayin edebilmeli, bulundukları ve ulaşacakları konumlardaki zamanı hesaplayabiliyor olmalıydılar.

Greenwich Kraliyet Gözlemevi'nin yapımına bu ihtiyaçları karşılayacak güvenilir bir gökyüzü atlasının oluşturulması amacıyla 1675 yılında İngiltere Kralı II. Charles'ın emriyle başlanmıştır. Kral II. Charles, aynı zamanda Kraliçe'ye astronomiyle ilgili konularda tavsiyeler ve bilgi vermesi için bir Kraliyet Astronomu'nun görevlendirilmesini emretmiştir. Bu göreve getirilen ilk astronom John Flamsteed olmuştur. Bu sebeple burada konaklayan ilk sakinine atıfla burası "Flamsteed'in Evi" (Flamsteed House) olarak anılmaya başlamıştır. Sonraki yüzyıllarda burada yapılan bilimsel çalışmalar başka yerlerde sürdürülmek üzere taşınmıştır. Günümüzdeyse burası bir müzeye dönüştürülmüştür. Fakat Kraliyet Astronomu bugün hala varlığını sürdüren saygın bir unvandır [1].

Bilim tarihi açısından oldukça önemli yıllarda tüm bu gelişmelerin yaşanmış olması tesadüf değildir. Klasik mekaniğe, dolayısı ile modern bilimsel yaklaşıma temel oluşturan Isaac Newton'ın "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" kısacası "Principia" kitabı 1687 yılında yayınlanmıştır. Isaac Newton, elinde astronomik veri olmadığı için eseri Principia'nın ilk baskısında Ay'ın hareketiyle ilgili tam bir teori sunamamıştı. Flamsteed'in görevde olduğu yıllarda gözlem verileri Newton'ın bu eksiğini tamamlayabilecek nitelikteydi. Bu sebeple, Newton 1694 yılında Kraliyet Gözlemevi'ni ziyaret etti ve Flamsteed'den bu verileri yalnızca kişisel olarak kullanacağı sözünü vererek aldı. Fakat Newton, Ay teorisini "The famous Mr Isaac Newton's Theory of the Moon" adıyla bir kitapçık olarak Halley'e yayınlattı. Newton bir süre sonra Kraliyet Topluluğu (Royal Society) başkanı olarak Kraliyet Gözlemevi'nin kontrolünü de ele geçirdi. Ayrıca Flamsteed'in yıldız kataloğunu da Flamsteed'in bilgisi olmadan gene Halley'e yayınlattı. Tüm bu çalışmaları Flamsteed kendi birikimiyle satın aldığı enstrümanlarla yapmıştı. Yaşadığı bu olaylar sebebiyle Flamsteed hem emeğinin hem de kendisine ait eşyaların çalındığı hissi ile çok mutsuz olmuş ve duygularını arkadaşı Abraham Sharp'ya yazdığı bir mektupla yazıya dökmüştür [2].

47.1. Herschel'in teleskobunun kalıntısı ve Greenwich'ten Londra manzarası.

Hala tarihi oldukça canlı tutan bir yer Greenwich gözlemevi. Burada her baktığınız köşede bir hikaye gizli. Bir başka tarihi ize gözlemevinin bahçesinde rastladım. Bu Herschel'in 12m boyundaki meşhur teleskobunun bir parçasıydı (47.1). Yedi Yıl Savaşları'nda Fransızlara karşı bir cephede yenilgiye uğramış olan Cumberland Dükü'nün bölüğünde savaşmış bir gazi olan Friedrich Wilhelm Herschel (1738-1822) askerliğin kendisine uygun olmadığına karar verip kardeşi ile birlikte İngiltere'ye göçtü. İki kardeş ayrıca yetenekli müzisyenlerdi ve geçimlerini bu şekilde sağlıyorlardı. Hatta Herschel bu dönemde yedi senfoni besteledi. Konserler vermek için şehirler arası at arabası yolcukları sırasında Wilhelm Herschel sürekli kitap okuyordu. Özellikle Dr. Smith'in Harmonicks kitabını okuduktan sonra kendi ifadesiyle cehaletinin farkına varmıştı. Artık okuduğu kitaplarda daldan dala konuyor, matematikten bir başkasına tüm alanlarda güncel çalışmaları takip ediyor, kendisini geliştirmek için elinden geleni yapıyordu [3].  

47.2. Herschel'in 12 metrelik teleskobu [4].

Bu seyahatleri sırasında defterine aldığı notlardan 1766 yılı 19 Şubat tarihinde Venüs'ü, 24 Şubat tarihinde Ay tutulmasını bir yerlerde gözlemleme fırsatı bulduğu anlaşılmıştır. Bu sayede astronomiye ilgisi artan Herschel 1773 yılında teleskoplar için ayna ve mercek yapmayı öğrenir. İlk defa kendi kendine 1.65m uzunluğunda bir teleskobu da bu tarihlerde üretir. Zamanla teleskobun çalışma ve imalat prensiplerine dair kendini o kadar geliştirir ki dönemin en iyi teleskoplarını üretmeye başlar. Yaşadığı yer olan Bath'ta dikkatleri üzerine çeker ve önce felsefe topluluğuna dahil edilir. Ardından onu tanıyanlar Kraliyet Topluluğu ile ilişki kurmasına yardımcı olurlar. Nihayet bu adam Kral George III'ün dikkatini çeker ve artık müzisyenlikle geçinmek zorunda kalmaması için kralın özel astronomu olarak maaşa bağlanır. Kral ayrıca kendisine 3m uzunluğunda bir teleskop yapması için Herschel'i görevlendirir [3].

Kralın özel astronomu olarak birçok başarılı çalışmaya imza atan Herschel bu dönemde 12 metre boyundaki devasa teleskobunu yapma imkanı bulur (47.2). Bu teleskobun üretiminde ve sonrasında bu teleskopla yaptığı gözlemlerde asistanı olarak kız kardeşi Caroline Herschel'i yanına alır. Kraldan da ayrıca kız kardeşine asistanı olarak bir maaş bağlanmasını talep eder. Kral Herschel'in bu isteğini olumlu karşılar ve bir bilim insanı olarak maaş alan ilk kadın unvanı da böylece kız kardeşi Caroline Herschel'e ait olur. Ayrıca Caroline Herschel kendi başına yaptığı gözlemlerle yıldız kataloğu çalışmasının haricinde birkaç kuyruklu yıldız keşfeder. Bu kuyruklu yıldızlardan periyodik olan bir tanesine onun adı verilmiştir [3].

47.3. Greenwich'teki Yunus güneş saati.

Ardından gözlemevinin bahçesinde ağızlarında bir plakayı tutan iki yunusun heykeli dikkatimi çekti. Yunus kadranı (dolphin dial) diye adlandırılan bu heykel aslında bir güneş saati (47.3). İki sevimli yunusun ağızlarıyla ortaklaşa taşıdıkları plakanın üzerine yunusların kuyruklarının gölgesi düşüyor ve iki kuyruk arasında kalan plaka üzerinde yer alan çizgi günün hangi saatinde olduğunuzu size söylüyor. Hem buranın sıfır meridyeni olarak kabul edilmesi hem de geçmişini ve kuruluşunu denizcilik tarihine borçlu olması açısından oldukça anlamlı bir obje.

47.4. Başlangıç meridyeni üzerinde hatıra fotoğrafı çekme sırası.

Elbette sıfır meridyeni üzerinde hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler için ayrıca bir heykel bulunuyor. Fakat burası gözlemevinin en popüler noktası olabilir. Bu sebeple oldukça uzun bir sıra vardı ve burada sırayı tertipleyen hiçbir kural bulunmuyor (47.4). Haliyle uzun uzadıya fotoğraf çeken insanları benim gibi beklemek istemezseniz ve heykelin önünde fotoğraf çektirmemek sizin için sorun değilse fotoğraf çekilen insanları hizanıza alıp o çizgi üzerinde herhangi bir yerde de fotoğraf çekilebilirsiniz.

47.5. Osmanlı'dan kalma Düzenekli Çelenk isimli bir takı.

Son olarak, burada sergilenen "Düzenekli Çelenk" isimli bir takı dikkatimi çekti (47.5). Fakat ne yazık ki bu takı hakkında orada yer alan tek açıklama Osmanlı İmparatorluğu tarafından gözlemevine hediye edildiğiydi. Hangi dönemde, kim tarafından hediye edildiği ve nasıl bir düzeneğe sahip olduğu hakkında ne yazık ki bir bilgi verilmiyordu. Bu konu hakkında bir bilginiz varsa ve yorum olarak yazarsanız sevinirim.

KAYNAKÇA

[1] Forbes, E.G., "The Origins of the Royal Observatory at Greenwich", Vistas in Astronomy, Vol. 20, pp. 39-50, 1976.

[2] Whewell, W., Newton and Flamsteed: Remarks on an Article in Number CIX, of the Quarterly Review; To Which Are Added Two Letters, Occasioned by a Note in Number CX of the Review, Forgotton Books, 2018.

[3] Jones, R.V., "Through Music to the Stars. William Herschel, 1738-1822", Notes and Records of the Royal Society of London, Vol. 33, No. 1, pp. 37-56, 1978.

[4] Herschel, W., "Description of a Forty-Feet Reflecting Telescope", Philosophical Transactions of the Royal Society of London, Vol. 85, pp. 347-409, 1795.



2 Mayıs 2014 Cuma

43) Yıldızların Evrimi

Gökbilimde birbirlerine çok uzak konumlarda bulunan gökcisimlerinin yapısal benzerliklerinden yola çıkarak gökcisimlerinin evrimi araştırılır. Bu birbirleriyle ilişkisi olmayan kişilere ait bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık fotoğraflarına bakarak yaşlanmanın tüm insanlarda nasıl gerçekleştiğini anlamaya benzer. Teleskoplarla gözlemlenen gökcisimleri yapılarına göre sınıflandırılır ve hangi gökcisminin ne tür bir süreçten geçerek bir başka gökcismine dönüşüyor olduğu araştırılır. Böylece gökcisimlerinin milyonlarca yıl içerisinde geçirdikleri değişimi birkaç on yılla kısıtlı ömürlerimizde anlamaya çalışırız.
 
43.1. Yıldızların kütlelerine göre geçirdikleri evrim [1].
 
Gökada bulutsuları (galactic nebulae) doğacak yeni bir yıldızı müjdeler. Uzay boşluğunda serbest bulunan bu toz ve gaz bulutları birbirlerine uyguladıkları çekim kuvveti sebebiyle bir noktada yoğunlaşır ve ısınırlar. Nihayet önce etrafı sıkışmakta olan toz ve gaz bulutlarıyla sarılı bir ön-yıldız (protostar) sonra da yığışmış olan bu moleküllerin miktarına göre bir yıldız oluşur (43.1). Bir yıldızın ömrünün ne kadar süreceği ve nasıl bir dönüşüm geçireceği başlangıçtaki bu kütle miktarına bağlıdır. Yıldızlar, önce hidrojen sonra da helyum olmak üzere çeşitli kimyasal yakıtlarını tüketerek parlarlar. Bu enerji kaynağı değişimleri sırasında çeşitli evrelerden geçerler. Yüzey sıcaklığı değişimine bağlı olarak renkleri, zamana bağlı enerji kaybına göre de parlaklıkları ve boyutları değişir. Genelde yıldızlar ömürlerinin son aşamasında içerdikleri malzemenin büyük bir bölümünü uzay boşluğuna saçarlar. Kütlesi az olan yıldızlar bu saçınım sonucu bir gezegenimsi bulutsunun (planetary nebulae) oluşmasına sebep olurken kütlesi büyük yıldızlar patlayarak bir süpernova oluştururlar [2].
 
43.2. Samanyolu Gökadasının merkezi [3].
 
Eğer çökmekte olan bir yıldızın çekirdeği içindeki yoz madde basıncının (degenerative matter pressure) karşılayabileceğinden çok daha büyük bir kütleye sahipse yıldız çökmeye devam eder. Yıldızın çekim alanı büyür ve çekirdeğindeki basınç artar. Genel görelilik kuramına göre bu basınç arttıkça çekim alanı büyümeye devam eder. Bu sebeple yıldızın çöküş süreci bir kısır döngüye girer ve çökme hızı durmaksızın artar! Sonunda çekim alanı öyle bir seviyeye gelir ki ışık bile bu çekim alanından kaçamaz [4]. Bu nesne ışık yaymadığı ve yansıtmadığı için görülemez ve kara delik olarak adlandırılır. Büyük kütleli tek bir yıldız ömrünü kara delik olarak tamamlayabilir. Fakat ayrıca yüzbinlerce yıldızdan oluşan gökada sistemlerinin de merkezlerinde dev-kütleli kara deliklerin (super massive blackhole) bulunduğu günümüzde bilinmektir. Spitzer Uzay Teleskopu tarafından Güneş sistemimizin de içinde bulunduğu Samanyolu Gökadasının merkezinin bir fotoğrafı çekilmiştir (43.2). Bu fotoğrafta merkezde görünen parlak beyaz nokta sayısız yıldızın ve gökcisminin bir noktada yoğunlaştığını, bizim gökadamızın merkezinde de dev-kütleli bir kara delik bulunduğunu göstermektedir.
 
KAYNAKÇA

[1] "Stellar Evolution", Chandra X-Ray Observatory, NASA, 2008.
 
[2] Chaisson, E., Epic of Evolution: Seven Ages of the Cosmos, Columbia University Press, USA, 2005.
 
[3] "Spitzer View of the Center of the Milky Way", NASA/JPL-Caltech/S. Stolovy (Spitzer Science Center/Caltech), 2006.
 
[4] Ryan, S.G., Norton, A.J., Stellar Evolution and Nucleosynthesis, Cambridge University Press, UK, 2010.

31 Mart 2014 Pazartesi

41) Güneş ve Astrofotografi

Bavyera'da bir gözlemci 1611 yılının Nisan ayında teleskopu ile Güneş'i inceliyordu. Bu ilk gözleminde Güneş'in üzerinde bazı lekelere rastladı ama bu durumu çok önemsemedi. Aynı yılın Ekim ayında gene Güneş'in üzerinde lekeler görünce bu defa lekelerin ya gözündeki bir rahatsızlıktan, ya teleskopunun lensindeki bir kusurdan, ya da bir çeşit atmosfer hareketinden kaynaklandığını düşündü. Bu üç hipotezi üzerine iyice kafa yordu. Akla yatkın bir açıklama bulmak zorundaydı. Lekeler gözündeki bir bozukluktan kaynaklanıyor olamazdı; başka gözlemciler tarafından da bu lekeler görülmüşlerdi. Görünen lekelere teleskopunun lensindeki bir kusur da sebep olamazdı; gözlemler sekiz farklı teleskop ile gerçekleştirilmişti. Atmosfer hareketleri de bu lekelerin müsebbibi olamazlardı; çünkü bu lekeler gün doğumundan gün batımına kadar Güneş'le hareket ediyorlardı; gün içerisinde Güneş'in üzerindeki konumları değişmiyordu ve Güneş ince bulutların arkasında kaldığında bile bu lekeler gözlenebiliyorlardı. Bu gözlemleri yapan kişi, Ingolstadt Üniversitesi'nde 1610 ile 1616 yılları arasında matematik profesörü olarak görev yapmış olan Christoph Scheiner (1575-1650) adında bir Cizvit rahibiydi [1].

41.1. Scheiner'in Güneş lekeleri çizimleri [2].

Scheiner, Augsburg'da yaşayan arkadaşı Mark Welser'e gözlem bulgularını detaylı çizimlerle aktaran üç mektup yazdı ve 1611 sonbaharında bu mektupları gönderdi. Gördüğü bu lekelerin Güneş'in yüzeyine yakın bir konumda bulunan uydu veya gezegenler olduklarına inanıyordu. Fakat ne yazık ki Scheiner'in çizimleri yeterince detaylı değillerdi. Çizimlerinde Güneş'in ölçeğini küçük tutması sebebiyle lekeler küçük noktalar gibi gözüküyorlardı (41.1). Welser, bu mektupların kopyalarını çıkardı ve Lincei Akademisi (Accademia dei Lincei) üyelerine ve Galileo Galilei'ye gönderdi. Galileo da bu lekeleri gözlemlemişti ve bu lekelerin uydu veya gezegen olamayacağını düşünüyordu. Eğer uydu veya gezegen olsalardı bu lekelerin periyodik olarak görünmeleri gerektiğini düşünüyordu. Scheiner ve Galileo Güneş lekeleri üzerine mektuplaşmaya başladılar [1].
 
41.2. Christoph Scheiner'in kullandığı helyoskop.
 
Galileo, Güneş'e doğrudan bakamayacağı için gözlemlerini ancak gün doğumu ve gün batımında, Güneş ışınlarının en zayıf olduğu zamanlarda gerçekleştiriyordu. Scheiner ise Güneş'i bütün gün gözlemleyebileceği bir yöntem geliştirmişti. Scheiner, göz merceğini devreden çıkararak Güneş'in görüntüsünü doğrudan bir yüzeye yansıtıyordu (41.2). Bu yöntemle Güneş'i olduğu gibi, ters-düz olmadan görebiliyordu. Çünkü mercekli (refracting) teleskopların hepsinde baktığınız objeleri baş-aşağı görürsünüz [3].
 
 
 
 41.3. Galileo'nun 25 Haziran 1612 Güneş lekeleri çizimi [4].

Galileo, Güneş lekelerinin Güneş'in yüzeyinde veya atmosferinde bulunan bulutsu oluşumlar olduklarını ispat etmek istiyordu. Scheiner'in Güneş'i bir yüzeye yansıtma tekniğini kullandı. Önce Güneş'in ne zaman hangi konumda olacağını hesapladı. Sonra Güneş'i daha önceden çizdiği bir dairenin üzerine denk gelecek şekilde bir kağıda yansıttı. Bu yöntemle lekelerin detaylı çizimlerini yapmayı başardı (41.3). Bir ay boyunca Güneş lekelerinin hareketlerini detaylı bir biçimde raporladı. Galileo'nun çizimleri Scheiner'in çizimlerine göre çok daha detaylıydı ve Güneş lekelerinin oluşum ve yok oluşlarını şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde ispat ediyorlardı [4].
 
41.4. NASA tarafından 2013'te fotografı çekilmiş Güneş lekeleri [5].
 
Artık Güneş lekeleri üzerine çok daha fazla bilgiye sahibiz. Güneş üzerindeki manyetik alanlar yer değiştirirken bazı bölgelerde basıncın yükselmesine sebep olurlar. Bu yüksek basınç alanlarının içerisinde sıcaklık düşer ve çevresi ile basınç dengesi tekrar sağlanmış olur. Sıcaklığı çevresine göre düşük olan bu alanlar bizlere siyah gözükürler. İşte bu alanlar Güneş lekeleridir. Günümüzde çok daha ileri teknolojiler kullanılarak bu lekeler gözlemlenmektedir (41.4).
 
41.5. Teleskop üzerinde Güneş filtresi.
 
Güneş'e özellikle bir teleskop ile bakmak oldukça tehlikeli. Çocukken bir büyüteçle deney yapma fırsatınız olduysa muhtemelen Güneş ışınlarını bir noktada odaklayarak bir yerleri yakmışsınızdır. Teleskop da temelde ışığı gözümüzde odakladığı için Güneş gibi kuvvetli bir kaynaktan gelen ışınlar saniyeler içerisinde bir gözü kör edebilir. Bu sebeple Güneş'i güvenli bir biçimde bir teleskop ile gözlemlemenin tek yolu bir Güneş filtresi kullanmaktır. Güneş filtreleri yüzeylerine gelen ışığın ancak yüz binde birinin geçmesine izin verirler. Ben de nihayet teleskopuma uygun çapta bir Güneş filtresi satın aldım. Filtreyi teleskopun gövdesine açıklık (aperture) tarafından yerleştirdim (41.5).

41.6. Çektiğim ilk Güneş fotografı.

İlk defa gündüz vakti teleskopumu kullanıyordum. Geceleri serin havayla, sineklerle ve böceklerle baş etmenin yollarını öğrenmiştim ama gündüz vakti Güneş'in alnında arı vızıltıları içinde gözlem yapmanın zorluğu bir başkaymış. Filtrenin gözümü Güneş ışınlarından ne kadar koruyacağını bilemediğim için doğrudan fotograf makinemi teleskopa bağlayarak gözleme başladım. Vizörde Güneş'i görünce odak ayarını yaptım ve ilk defa bir Güneş fotoğrafı çektim (41.6). Bu fotografta iki tane Güneş lekesi gözüküyor. Boyutları itibariyle Scheiner'in çizimlerindeki gibi küçük lekelerdi bunlar. Çektiğim bu fotograf ile ilgili teknik bilgileri aşağıda Tablo 41.A'da veriyorum. Güneş'e korkusuzca dakikalarca bakabilmekten büyük keyif aldım. Fakat hava o kadar sıcaktı ki gözlemimi bu fotografı çektikten birkaç dakika sonra bırakmak zorunda kaldım.
 
41.7. Hubble Uzay Teleskopu ile çekilmiş Mira fotografı [6].
 
Güneş'in fotografını çektikten sonra günlerce gökyüzünü süsleyen yıldızları düşündüm. Başka güneşler tepemizde dönüp duruyorlar fakat kendileri hakkında bizlere hiçbir şey anlatmıyorlardı. Yıldızlar bize o kadar uzaktır ki ne kadar güçlü bir teleskop kullanırsak kullanalım, göreceğimiz şey parlayan küçücük bir nokta olacaktır. Öyle ya, hiç doğrudan fotografı çekilmiş bir yıldız var mıydı? Evet! Ne mutlu ki birkaç tane vardı! Bunlardan biri Mira. Bize yaklaşık olarak 400 ışık yılı uzaklıkta bir kırmızı dev. Çapı, Güneş'imizin çapının 700 katı kadar. Bu da, eğer Mira bizim Güneş sistemimizin merkezinde bulunuyor olsaydı yüzeyinin Mars'ın yörüngesini aşacağı anlamına geliyor. Hubble Uzay Teleskopu tarafından çekilmiş olan bu fotografta Mira'nın küre şeklinde olmadığı anlaşılmış (41.7). Bize bu kadar uzaktaki bir gökcisminin fotografının çekilmiş olması gerçekten büyüleyici.
 
Tablo 41.A. Güneş fotografı bilgileri.
 
KAYNAKÇA
 
[1] Shea, W.R., "Galileo, Scheiner, and the Interpretation of Sunspots", Isis, Vol. 61, No. 4, pp. 498-519, 1970.
 
[2] Reeves, E., Van Halden, A., On Sunspots / Galileo Galilei & Christoph Scheiner, The University of Chicago Press, 2010.
 
[3] Van Helden, A., "The Telescope in the Seventeenth Century", Isis, Vol. 65, No. 1, pp. 38-58, 1974.
 
[4] Winkler, M.G., Van Helden, A.,  "Representing the Heavens: Galileo and Visual Astronomy", Isis, Vol. 83, No. 2, pp. 195-217, 1992.
 
[5] NASA's SDO Observes Fast-Growing Sunspot, NASA/SDO/AIA/HMI/Goddard Space Flight Center, 02.19.2013.
 
[6] Red Giant Star Mira's Football Shape, Margarita Karovska (Harvard-Smithsonian Center for Astrophysics) and NASA, 06.08.1997.

6 Ocak 2014 Pazartesi

35) Satürn'ün Hikayesi

İki sene önce yazın çektiğim Satürn fotografı ile geçtiğimiz yaz (15.07.2013 tarihinde) çektiğim Satürn fotografının bir kıyaslamasını yaptım (35.1). Hem hava koşullarının daha uygun olması, hem de sanıyorum teleskopun takip mekanizmasını bu sene daha iyi kurabildiğim için daha net bir görüntü elde ettim.

35.1. Bir sene arayla çektiğim Satürn fotografları.

Fotograflarda Satürn'ün halkasının yüzeyi yeni fotografta daha az görülüyor. Yeni fotografta halka yüzeyi neredeyse bir çizgi gibi gözüküyor. Oysa geçen sene çektiğim fotografta halka gezegenin kutuplarına kadar uzanıyor. Muhtemelen geçen sene fotografı çektiğim sırada Satürn Dünya'nın dönüş ekseni ile daha büyük bir açı yapıyordu. Benden önce de birçok kişi bu tür gözlemler yapmışlardı ama asıl merak ettiğim şey ilk gözlemcilerin bu durum ile nasıl yüzleştikleriydi.

35.2. Galileo Galilei'nin 1616 tarihli Satürn çizimi [1].

Satürn, ilk kez Galileo Galilei tarafından gökcisimlerinin kusursuz küreler olduğuna inanılan bir zamanda gözlemlenmişti. Kendinizi Galileo'nun yerine koysanıza, teleskopunuzun başına her geçtiğinizde yeni ve sıradışı bir şey keşfediyorsunuz! Ay'a baktığınızda kusursuz kristal bir küre görmek yerine dağlar, vadiler, kraterler keşfediyorsunuz. Güneş'e baktığınızda Güneş'in üzerinde karanlık lekeler görüyorsunuz. Teleskopunuzu yıldız takımlarına çevirdiğinizde çıplak gözle görünenden çok daha fazla yıldızı görebildiğinizi fark ediyorsunuz. Jüpiter'e baktığınızda onun da etrafında dönen uyduları olduğunu görüyorsunuz. Satürn'e baktığınızda ise diğer tüm gökcisimlerinden daha farklı, daha tuhaf bir objeyle karşılaşıyorsunuz. Diğer tüm gökcisimleri yalın küreler gibi gözükürlerken Satürn'ün etrafında tuhaf bir şekil olduğunu görüyorsunuz (35.2).

Galileo çok önemli bir keşifte bulunduğunu anlamıştı. Keşfi ilk yapanın kendisi olduğunu belgelemek için ünlü Alman astronom Kepler'e ve Roma'da bulunan Collegio Romano'nun Cizvit alimlerine şifreli bir mektup gönderdi. Bu mesajda "en uzaktaki gezegenin üçlü bir şekli olduğunu gözlemledim" diyordu. Satürn'ün bir halkası olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti [2]. Galileo'nun kullandığı teleskopların bir içbükey oküler lensi ve bir dışbükey objektif lensi vardı. En iyi teleskopu otuz kat büyütme gücüne sahipti ve bu yetersiz teçhizat ile Galileo'nun Satürn'ün gerçek şeklini görmesi aslında mümkün değildi (35.3).

35.3. Satürn'ün ilk teleskoplarla gözlemlenen bazı fazları [2].
 

İlk teleskoplarla yapılan gözlemler birçok gözlemci tarafından şüpheli bulunuyordu. Kepler, iki dışbükey lens kullanarak görüş alanını büyütmüştü fakat bu bile açısal ve kromatik gözlem sorunlarının önüne geçmeye yetmiyordu. Teleskopun insan gözünü yanılttığını savunanlar çıkmıştı. Çıplak göze tek görünen yıldızların teleskopla çift gözükmesi veya Venüs'ün Güneş'in önünde bulunduğu dönemlerde teleskopla bakan birine hilal şeklinde gözükürken çıplak gözle bu farkın algılanamaması bazı teleskop karşıtı astronomlar tarafından eleştiriliyordu. Teleskopun bir tek gözlemde bile yanıltıcı bir sonuç veriyor olması demek, diğer tüm gözlemlerin de geçerliliğini kaybetmesi anlamına gelebilirdi [3].

35.4. Satürn'ün fazlarını açıklayan bir çizim [2].


Lehistan-Litvanya Birliği'nde yaşamış Gdansk şehrinin belediye başkanı olan Johannes Hevelius aynı zamanda bir bilim adamıydı. "Satürn'ün Gerçek Görünümü Üzerine" adlı eserinde Satürn'ün tuhaf görünümüne bir açıklama getiriyordu.  Hevelius'a göre Satürn'ün elipsoit bir biçimi vardı ve kutup yüzeylerinden iki tane hilale bağlıydı. Satürn, Güneş'in etrafında yaptığı yolculuğu boyunca otuz senelik bir döngü içinde kendi merkezinin dışında olan bir noktanın etrafında yuvarlanıyordu. Böylece Satürn'ün teleskopla gözlemlenen tüm tuhaf şekilleri açıklanabiliyordu [4]. Aynı dönemlerde diğer astronomlar da Satürn'ün Güneş'in etrafında yaptığı yolculuğa ve Dünya'nın konumuna bağlı olarak farklı fazların görünümleri üzerine araştırmalarına devam ediyorlardı (35.4).

 35.5. Systema Saturnia'da bulunan Satürn tasviri [5].

Satürn, 1656'nın ilk günlerinde uzantıları olmadan görülüyordu. Tam da o günlerde Christiaan Huygens, yedi metre uzunluğunda ve altmış milimetre açıklık çapına sahip bir teleskop yapmıştı. Bu teleskop sac demirden imal edilmişti. İki adet dışbükey lense sahipti ve görüntüyü yüz kat büyütüyordu. Aynı senenin Ekim ayında Satürn'ün halkası yeniden gözüktü. Huygens, bu teleskopla yaptığı gözlemler sonucunda Satürn'ün gövdesine hiçbir noktada temas etmeyen, katı ve sürekli bir halkaya sahip olduğu tezini öne sürdü (35.5). Huygens, ayrıca Mart ayında Satürn'ün uydusu Titan'ı da gözlemlemeyi başaran ilk kişi olmuştu [4,5].
 
 
 35.6. Cassini uzay sondası ile çekilmiş bir fotograf [6].
 
Uzaya gönderilen ve veri toplamaya yarayan robotik uzay araçlarının yardımı ile artık Satürn'ün halkasının sürekli bir cisim olmadığı, halkanın, boyutları mikrometreden metrelere kadar değişen kaya ve buzlaşmış su parçacıklarından oluştuğu biliniyor. Satürn günümüzde hala insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. Cassini uzay sondası tarafından çekilen bu fotoğrafta Satürn'ün bir başka eşsiz özelliği olan Altıgen (Heksagon)  kutup jeti görülüyor (35.6).
 
35.7. Laboratuvar ortamında elde edilen Heksagon [7].
 
İlk defa 1988 yılında Voyager uzay aracı ile görüntülenen bu kutup jeti birkaç sene önce laboratuvar ortamında modellendi (35.7). Satürn'ün atmosferinde gerçekleşen akımların barotropik kararsızlığının bir dengeye ulaşmasının sonucu olarak bu şeklin oluştuğu anlaşıldı [7]. Satürn'ün halkası ve kutup jeti kainatın uzun ve kaotik hikayesinin içinde rastgele meydana gelen düzenli fiziksel fenomenlere birer örnek olarak verilebilir.

KAYNAKÇA

[1] Galilei, G., Opere, vol. XII, p. 276.

[2] Huygens, C., Oeuvres Complètes de Christiaan Huygens (1888), The Hague: Martinus Nijhoff, 1925.

[3] Brown, H.I., "Galileo on the Telescope and the Eye", Journal of the History of Ideas, Vol. 46, No. 4, pp. 487-501, 1985.

[4] Shapely, D., "Pre-Huygenian observations of Saturn's ring", Isis, Vol. 40, No. 1, pp. 12-17, 1949.

[5] Chapman, A., "Christian Huygens (1629-1695): astronomer and mechanician", Endeavour, Vol. 19, No. 4, pp. 140-145, 1995.

[6] PIA17141: Saturn's Polar Jet, NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute, 2013-12-16.

[7] Aguiar, A.C.B., Read, P.L., Wordsworth, R.D., Salter, T., Yamazaki, Y.H., "A laboratory model of Saturn's North Polar Hexagon", Icarus, 206, pp. 755-763, 2010.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

34) İskoçya Edinburgh Kraliyet Gözlemevi Ziyaretim

Herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine. Yaz geldi, insanlar akın akın Bodrum'a, Çeşme'ye giderken ben İskoçya'ya, Edinburgh'ya gittim. Elbette işim gereği bu seyahati yapmak zorundaydım, fakat bu gezi fırsatını değerlendirmemek de olmazdı. Ufak bir tatili hak etmiştim. Bu sebeple şehirde gezip görebileceğim yerleri gitmeden önce uzun uzadıya araştırdım.

Edinburgh, hem çok köklü bir tarihe hem de çok zengin bir kültürel geçmişe sahip. Bir gün yolunuz bu şehre düşerse Castle Rock üzerinde bulunan Edinburgh Kalesi'ni, Chambers St. üzerinde bulunan İskoçya Ulusal Müzesi'ni (National Museum of Scotland), Prince St. sonunda bulunan Calton Tepesi'ni ve şehir merkezine yarım saatlik bir mesafede olan Rosslyn Şapeli'ni ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Buralarda, ortaçağda, Avrupa'yı saran bağnazlık ve şiddet dolu kargaşanın içerisinde akılcılık filizlenmiştir. Bu düşünce sisteminin nasıl bir kültürel ve toplumsal yapı içinde doğduğunu anlamak için İskoç aydınlanma tarihi bence bu yüzden araştırılmaya değerdir.
34.1. Calton Tepesi'ndeki eski rasathane.
İlk durağım Calton Tepesi oldu; 1775 yılında halkın kullanımına açılmış olan Britanya'nın ilk umumi parklarından biri. Coğrafi konumu ve yapısı sebebiyle tepeye tırmandığınızda tüm şehre hakim bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Parkın içerisinde Milli Anıt,  Nelson Anıtı, Dugald Stewart Anıtı, Robert Burns Anıtı gibi İskoçya tarihini ilgilendiren kişilere ve olaylara atfedilmiş olan önemli anıtlar yer alıyor.  Gene bu parkın içerisinde bulunan 18. yüzyıldan kalma eski rasathane günümüzde şehrin ışık kirliliği içinde kaldığı için kullanım dışı kalmış durumda (34.1).
34.2. Kraliyet Gözlemevi Edinburgh.
Calton Tepesi üzerinde bulunan eski rasathane işlevini kaybedince  yeni bir rasathanenin daha uygun atmosfer koşullarına sahip Blackford Tepesi'ne yapılmasına karar verilmiş. Blackford Tepesi'ne yapılmış olan Kraliyet Gözlemevi Edinburgh günümüzde hala işlevsel vaziyette ve önceden randevu almak kaydıyla ziyaretçilere de açık. Elbette Kraliyet Gözlemevi Edinburgh'yu ziyaret etmek planlarım dahilindeydi (34.2).

34.3. İskoçya'nın en büyük teleskopu.
Rasathaneye randevu saatinde ulaştığımızda daha önce mesajlaştığım Allan beni ve grubumu girişte bekliyordu. Astronomiyi oldukça seven biriydi ve işini büyük bir heyecanla yapıyordu. Turumuzda da bizlere rehberlik eden Allan, gözlemevinin Edinburgh'nun en iyi manzarasına sahip olduğunu iddia ediyordu. Gözlemevinin kubbesine çıktığımızda kendisine hak verdim. Manzara gerçekten muhteşemdi. Ne yazık ki hava oldukça bulutluydu ve gözlem yapma fırsatımız olmadı. Gene de bu ziyaret sayesinde İskoçya'nın en büyük teleskopunu görmüş oldum (34.3).

Bu teleskop ile toplanan ışık bir spektrograf ile frekanslarına ayrıştırılıyordu, böylece binlerce ışık yılı mesafede olan gökcisimlerinin ağırlıklı olarak hangi elementlerden oluştuğu hakkında fikir sahibi olunabiliyordu. Günümüzde çok daha gelişmiş teleskoplara internet ağı sayesinde erişim olduğu için bu teleskopla pek çalışılmıyormuş.
34.4. İncelememize izin verilen göktaşı.
Ziyaretimizin geri kalanında bu rasathanede çekilmiş olan bazı astrofotografi negatiflerini inceledik. Hemen ardından bir uzman bizlere Güneş sistemi ve gezegenler üzerine ufak bir sunum yaptı. Son olarak ise göktaşları ile ilgili bir konferans dinledik. Konferansın sonunda ise gerçek bir göktaşına dokunma fırsatımız oldu (34.4). Bu göktaşı saf demirden oluşuyordu. Bu hacimde bir taş için oldukça ağırdı.

Temelde göktaşlarının iki farklı elementten oluşabileceğini ve üç tip göktaşına rastlandığını öğrendim; Demir, silikat veya her ikisinden içeren göktaşları. Tarih boyunca göktaşları insanlık için özel bir yere sahip olmuşlar. Korkunç bir gürültü eşliğinde alevler saçarak gökten düşen bu taş parçalarını görenler korku ve hayranlık duygularına kapılarak bu taşlara tapınmışlar.

Güney Kıbrıs'ta bulunan Paphos Venüs'ü ve Atina'da bulunan Pallas sureti Antik Yunan medeniyetinde kutsal sayılan göktaşlarına örnek veriliyor. Roma İmparatorluğu döneminde ise Efes'teki Artemis tapınağında bulunan bir taşa tapıldığı bilgisi mevcut. Frigya mitolojisinde Tanrıça Kibele'nin düşen bir göktaşı ile ilişkilendirildiği biliniyor [1]. Antik Yunan filozofu Cassius Maximus Tyrius, M.S. 150 yılında Mekkeli arapların inançları üzerine yazdığı inceleme yazısında ise "kime ibadet ettiklerini bilmiyorum ama bir taşa tapındıklarını gördüm" demiştir. Bundan yarım yüzyıl kadar sonra, yani M.S. 200 yılı civarında İskenderiyeli Klement de arapların bir taşa tapındıklarını yazmıştır [2]. Neredeyse tüm eski medeniyetlerde göktaşlarının gök kubbenin üzerinde bulunan Tanrısal alemden ulvi bir mesajı veya uyarıyı getirdiğine, bu taşların özel anlamları olabileceğine inanılmış.

Tatil seyahati denildiğinde limonatamı yudumlayarak güneşlenme düşüncesi her ne kadar daha çok aklıma yatsa da elde ettiğim sonuçtan memnunum. Umarım Edinburgh'da yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi yeterince aktarabilmişimdir.

KAYNAKÇA

[1] Farrington, O.C., "The Worship and Folk-Lore of Meteorites", The Journal of American Folklore, Vol. 13, No 50, pp. 199 - 208, 1900.

[2] Antoniadi, A.M., "On Ancient Meteorites, and on the Origin of the Crescent and Star Emblem", The Journal of the Royal Astronomical Society of Canada, Vol. 33, No 5, pp. 177 - 184, 1939.


1 Temmuz 2013 Pazartesi

33) Galata Kulesinde Bir Müneccimbaşı

Belirsizlikler endişelerimizin başlıca sebebidir. Bu yüzden olabildiğince belirsizliklerden kaçınırız. Mümkünse geleceği bilmek isteriz. Bunun için de tarih boyunca insanların elinden pek bir şey gelmemiştir. Akıl dışı yöntemlere başvurmak durumunda kalınmıştır. Astroloji, bu yöntemler arasında en çok bilinenidir.

Geçmişte astroloji ve simya ile ilgilenen kimselerin fikirlerine bu sebeplerle devlet yönetimlerinde bile önem verilirdi. Bu araştırmacıların geliştirdikleri mekanik aletler ve çözdükleri geometri problemlerinin bilimsel ve teknolojik ilerlemelere dolaylı olarak katkı sağlamış olduğunu kabul edebiliriz. Osmanlı İmparatorluğunda da bu tür saray görevlileri mevcuttu. Bu görevde bulunan kimselere müneccim denilirdi. Müneccimler doğa olaylarını gözlemleyerek gelecek hakkında kehanetlerde bulunurlardı.
 
Döneminin en büyük matematik ve mekanik dehalarından olan Takiyüddin Mehmed bin Marif, Sultan II. Selim tarafından 1571 yılında Osmanlı sarayında müneccimbaşı olarak göreve getirildi. Müneccimbaşı, sarayda görevli müneccimleri yöneten kişiye denilirdi. Müneccimbaşı Takiyüddin, gökyüzü gözlemlerine Galata Kulesi'nin üzerinde başladı. Bundan yalnızca üç yıl sonra, 1574 yılında Sultan II. Selim hayatını kaybetti ve yerine Sultan III. Murat geldi.


33.1. Şehinşahname'de yer alan İstanbul Rasathanesi minyatürü.
 
Müneccimbaşı Takiyuddin, yaptığı gözlem çalışmalarında yeni ve daha büyük enstrümanlar kullanmak istiyordu fakat Galata Kulesi bu iş için müsait değildi. Bu sebeple Sultan III. Murat'tan Tophane sırtlarında bir yere yeni bir rasathanenin yapılmasını talep etti. Bu isteği olumlu karşılandı ve tüm masrafları hazineden karşılanmak üzere yeni bir rasathanenin yapılmasına onay verildi. Yeni rasathanenin yapımı tamamlanana kadar Takiyüddin gözlem çalışmalarına Galata Kulesi üzerinde devam etti. Dar-ü'r Rasad-ül Cedid adı verilen İstanbul Rasathanesi 1577 yılında kullanıma açıldı (33.1).
 
33.2. Şecaatname'de yer alan 1577 tarihli kuyruklu yıldızın resmi.

Tam da bu tarihlerde bir kuyruklu yıldız, Hicri 985 Ramazan ayının ilk gününde, yani 12 Kasım 1577'de gökyüzünde görüldü (33.2). Bu kuyruklu yıldız tam 40 gün boyunca izlenebildi. Kuyruklu yıldız, Grek mitolojisinde Akrebi vurması ile önemli bir yer tutan Yay (Sagittarius) takımyıldızının üzerinde görülüyordu. Güneş o sırada Akrep yıldız takımının üzerinde bulunduğu için kuyruklu yıldızın kuyruğunun doğuya doğru uzanır bir şekli vardı [1]. Günümüzde, kuyruklu yıldızların Güneş'e yaklaştıkça, Güneş'ten kaynaklanan radyasyonun etkisiyle çekirdeğinden gaz ve toz saçıyor olduğu bilinmektedir. Böylece kuyruklu yıldızın kuyruğunun neden güneşe ters istikamette gözlendiği anlaşılmaktadır.
 
33.3. Gökcisimlerinin 12 Kasım 1577 tarihindeki temsili konumları.

Bu kuyruklu yıldıza Seb'ayi Nahisat ismi verildi [2]. Seb'ayi, kelime olarak yedi aşamalı kökeninden gelir ve gökyüzünü tarif eder, Nahisat ise yoldan çıkmış olan, uğursuz anlamındadır. Yani kuyruklu yıldıza alışagelen göksel düzenin dışında bir hareketi olduğunu ifade eden bir isim verilmiştir. Bu kuyruklu yıldızın ilk defa Yay takımyıldızı üzerinde gözlendiği, son günlerinde ise Kova takımyıldızına yaklaşarak kaybolduğu o tarihlerde kayıt altına alınmıştır (33.3).

Müneccimbaşı, tüm bu bilgileri değerlendirerek kuyruklu yıldızın imparatorluğu bekleyen güzel günleri müjdelediğini savunmuş, Safevi Devleti ile yapılacak savaşın kazanılacağının ve İran'ın fethedileceğinin kehanetlerini bildirmiştir.

Kuyruklu yıldızın görünmesinden sonra bu tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu için iki önemli olayın gerçekleştiği biliniyor:
  • 1578 yılı başlarında İstanbul'da gerçekleşen veba salgınında Kanuni Sultan Süleyman'ın o sırada 56 yaşında olan kızı Mihrimah Sultan da dahil olmak üzere birçok insanın hayatını kaybetmesi,
  • Osmanlılar ile Safeviler arasında 9 Ağustos 1578 yılında gerçekleşen Çıldır Meydan Savaşında Osmanlı ordusunun Safevilere karşı zafer kazanması.
 
Bu iki önemli olay, ve muhtemelen rasathanenin yıkılmasına kadar geçen iki sene içerisinde yaşanan ve toplumsal önemi olan diğer olaylar, iki karşı siyasi gruba karşıt kozlar veriyordu. O dönemde müneccimbaşı ve şeyhülislam arasında bir siyasi itibar mücadelesi yaşandığı düşünülüyor. Müneccimbaşı, savaş galibiyeti kehaneti ile itibar kazanmış olmalı. Buna karşılık rasathanenin faaliyete başlamasının hemen ardından veba salgınının gerçekleşmesi ise toplumu rasathaneye karşı huzursuz hissettirmiş olmalı.

Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendinin konuyla ilgili daha sonra yayınladığı fetva bu gerilime tuz biber ekti. Bu fetvada "İhrâc-ı rasad meş'um ve perde-i esrâr-ı felekiyeye küstahane ıttıla'a cür'et, vehâmet-i âkibeti meczumdur. Hiçbir mülkde mübaşeret olunmadı ki ma'mur iken harab ve bünyan-ı devleti zelzele-nâk-ı inkılâb olmaya" deniliyordu. Bu fetva ile şeyhülislamın devlet işlerinde hurafeler ile hareket edilmemesi gerektiğini hatırlattığı düşünülebilir, fakat bir diğer yandan bu fetvanın sebep olduğu düşünce sistemi ve rasathanenin yıkımı sebebiyle Osmanlı İmparatorluğunda astronomi biliminin ilerlemesi bir daha mümkün olmadı.

Sultan III. Murat, Şeyhülislam Şemsettin Efendinin tavsiyesiyle rasathanenin yıkılmasına onay verdi. Rasathanenin yıkımı için bölgenin asayiş sorumlusu Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa 1580 yılında görevlendirildi. Rasathane bir gecede yerle bir edildi. Sultan III. Murat, 1581 yılında eskiden rasathanenin bulunduğu bu araziyi Fransız Konsolosluğuna vermeyi uygun gördü. Rasathane yapısından geriye ise günümüze hiçbir şey kalmadı.

Her ne kadar müneccimbaşılık müessesesi 1924 yılında tamamen kaldırılana kadar devam etmiş ve toplamda 37 kişi bu görevde bulunmuşsa da, bu müessesenin ne o zamanlar ne sonrasında astronomiye veya bilime herhangi bir katkısı olmadı.

Aynı tarihlerde Danimarkalı astronom Tycho Brahe ve Kutsal Roma İmparatorluğunun Hırvat kökenli astronomu Thaddeus Nemicus da bu kuyruklu yıldızı gözlemlemişlerdir. Onların çalışmalarını devam ettiren diğer Avrupalı doğa bilimciler Avrupa'nın aydınlanma çağının başlamasına vesile olmuşlardır.

KAYNAKÇA

[1] Akgündüz, A., Öztürk, S., Ottoman History: Misperceptions and Truths, IUR Press, Istanbul, 2011.

[2] Menali, H., Ünver, A.S., "The Comet of 1577 and a Turkish-Ottoman Astronomer", International Comet Quarterly, Vol. 26, No 1, pp. 3-7, 2004.

9 Haziran 2012 Cumartesi

19) Satürn Fotografı

Yazın gelmesi ile teleskopumu kurdum. Her zaman olduğu gibi takip mekanizmasına (GoTo) sahip teleskopumu gözleme başlamadan önce gökyüzündeki parlak üç objeye çevirerek hizalamam gerekiyordu. Böylece teleskop Dünya üzerindeki konumunu tespit edip hafızasında yüklü olan yıldız haritasını kullanabilecekti.

Teleskopu sırayla gökyüzünde gördüğüm üç parlak gökcismine doğrulttum. Geçen yaz bu işlemi yaparken yıldızları ortalamak için mercek değiştiriyordum. Bu defa ortalama sırasında mercek değiştirmedim. Bir süre önce bir makalede eğer yalnızca gözlem amaçlı kurulum yapılıyorsa yıldızları ortalama konusunda 32mm’lik bir merceğe bile güvenebileceğimi okumuştum.

Kurulum sırasında teleskopumu çevirdiğim ilk parlak obje kırmızı renkteydi. Bu büyük ihtimalle Mars’tı. Sıra ikinci yıldıza geldi. Fakat bu da bir yıldız değildi - Satürn!

Geçen yaz sürekli olarak ufka yakın doğup batan Satürn bugünlerde gözlem için çok uygun bir konumda. Derhal fotograf makinemi teleskopa bağladım. Satürn’ü fotograf makinesinin LCD ekranında bir türlü göremiyordum. Daha önce teleskop ve fotograf makinesi ile yalnızca Ay’ın fotografını çekmiştim. Gezegenler ve yıldızlar üzerine DSLR fotograf makinem ile hiç tecrübem yoktu.

19.1. Çektiğim Satürn fotografı.

Fotograf makinesinin LCD ekranı üzerinde hiçbir şey gözükmüyordu. Fotograf makinesini teleskoptan çıkarıp 32mm’lik bir mercek taktığımda ise Satürn’ü net bir şekilde görebiliyordum. Fotograf makinesinin optik ve LCD vizöründe Satürn’ü ortalamak kolay değildi. Fotograf makinesini teleskopa bağladığımda odak ayarı aşırı miktarda bozuluyordu. O saatlerde gökyüzünde Ay da olmadığı için etrafta odak ayarı yapabileceğim kuvvetli bir ışık kaynağı da yoktu. Odak ayarı ile biraz oynadıktan sonra nihayet Satürn’ü optik vizörde gördüm. Görüntüyü netleştirdikten sonra sonunda Satürn’ün bir fotografını çektim (19.1). Fotograf ile ilgili detaylı bilgileri Tablo 19.A'da veriyorum.

Elbette teleskopa bağlı bir mercekten bakıldığında diğer yıldızlar ve hatta Satürn’ün uyduları da görülüyordu. Fakat tüm bu detayları fotografta yakalayabilmek için hem ISO ve pozlama süresi ayarlarını doğru bir biçimde yapmak hem de teleskopun takip mekanizmasını çok hassas bir biçimde kurmak gerekiyor. Böyle bir çalışmayı sonraya bırakıyorum.

Tablo 19.A. Satürn fotografı ekipmanı ve ayarları
 




20 Kasım 2011 Pazar

16) İnsanlığın Ay Ziyaretleri

Ay üzerine Aristotales'in felsefi fikirlerine dayanan birçok mit ancak 17. yüzyılda teleskopun icadı ile çökertildi. Ay üzerinde hayat olup olmadığı gibi soruların cevapları da 20. yüzyılda Ay ziyaret edilene kadar net olarak verilemedi. Ay'ın yüzeyinde ilk defa 1969'da ve son olarak da 1972 yılında insan yürüdü. Günümüze kadar yapılan diğer Ay görevlerinde ise Ay'ın yörüngesinin etrafından dönülerek çeşitli bilimsel veriler toplandı. Bu yazıyı yazdığım tarihte (20.11.2011) Ay yüzeyine başarılı bir iniş yapan başka bir görev yapılmamıştı. Çin'in göndermiş olduğu keşif aracı Yeşim Tavşanı (Yutu) geçtiğimiz günlerde (01.12.2013 tarihinde) Ay'ın yüzeyine başarılı bir iniş yaptı.

1972 yılında Apollo 17'nin dönmesi ve programın iptal edilmesini takip eden süre içerisinde NASA güneş sisteminin diğer gizemlerini çözmeye yöneldi. Bu tarihten sonra yapılan çalışmalarda Ay'dan getirilen malzeme örnekleri üzerine çalışıldı, gözlem ve ölçüme dayalı olarak Ay'ın yüzeyi ve yörüngesi üzerine bilgiler edinildi [1].

Elde edilen verilerin ışığında Ay'ın Dünya'nın Mars boyutlarında bir gezegenle çarpışması sonucunda oluştuğu hipotezi oluşturuldu.

Ay'ın tekrar ziyaret edilmesi hala gündemde olan bir konu. Çünkü Ay yüzeyi hala başlangıçta var olan (primordiyal) dış tabakasını muhafaza etmektedir. Böylece volkanların ve göktaşı darbelerinin incelenmesi için milyarlarca yıldır bozulmamış, mükemmel bir ortam sunmaktadır. Günümüz teknolojisi ile yapılacak ölçümlerde meteor çarpışmalarının sonlandığı tarihi olarak 3.9 Ga (milyar yıl) kesinleştirilirse bu Dünya'da yaşamın başlangıç tarihini netleştirecektir. Ay yüzeyini kaplayan kaya örtüsü (regolit) Güneş'in geçirdiği evrimi anlamamıza da yardımcı olacaktır.

Kuşkusuz ki Ay üzerine daha çok çalışmalar yapılacak. İnsansız araçların gönderilmesi, robotların regolit yapısı üzerine çalışmasının yanısıra insanın bir sonraki hedefi olan Mars yolcuğu için de bir istasyon görevi görmesi kuvvetle muhtemel. Elbette Mars'ın bir atmosferi olması ve tarihinde bir zamanlar su bulundurmuş olması koşulları çok farklı yapıyor. Fakat bu koşullara hazırlık şüphesiz Ay üzerinde yapılacak. Özel sektörün son zamanlarda uzay seyahatleri projelerine yönelmiş olması tüm bu araştırmalara tahmin edebileceğimizin ötesinde bir ivme kazandırabilir.
16.1. Çektiğim yarımay fotografı.

Bu yazıyı ilk yazdığım tarihte gözlem yapmaya zaman ayıramıyordum. Hava koşulları ve günlük koşturma bana fırsat vermemişti. Daha sonra 15.07.2013 tarihinde çektiğim yukarıdaki fotoğrafı ekledim (16.1).
 
KAYNAKÇA

[1] Neal, C.R., "The Moon 35 years after Apollo: What's left to learn?", Chemie der Erde, pp. 3-43, 2009.

14 Ekim 2011 Cuma

13) Karanlık Örtünün Zımbaları: Çift Yıldızlar

Kendime gözlem konusunda herhangi bir sınır koymadığım, hedef belirlemediğim, sadece yeni keşiflerde bulunmak istediğim bir geceydi. Teleskopu olabildiğince hassas bir şekilde ayarladım. Sırayla teleskopun tur özelliğinden yararlanarak bana gösterebileceği objeleri taradım. Artık modern teleskopların çoğu tarih ve konum bilgisini doğru bir şekilde girebilirseniz size o an gökyüzünde hangi objelere bakabileceğinizin bir listesini çıkarıyor.

Daha önce bir Messier objesine baktığım için bu gece de ilk denememi bir Messier objesi olan M92 ile gerçekleştirdim. Teleskopu oldukça keskin bir şekilde ayarlamış olmalıydım ki M92 küresel kümesi (Globular Cluster) tam da merceğin ortasına denk gelmişti. Seçtiğim ilk objeyi bu kadar güzel hedefleyebilmiş olmak beni epeyi cesaretlendirdi. Eğer teleskopla bir nebula görebileceksem bu gece görebilmeliydim.

13.1. Kedi Gözü Bulutsusu (NGC6543) NASA fotografı [1].

Listeden Kedi Gözü Bulutsusu'nu (Cats Eye Nebula) seçtim. Teleskop bir hedefe kilitlendi. Sadece birkaç saniye sonra yıldızlar ve karanlığın dışında bir şey dikkatimi çekti. Görüş alanımın belki onda biri kadarlık küçücük bir alanında gri ve dağınık bir objeyi seçebiliyordum. Fakat doğrudan ona baktığımda objeyi algılamıyordum. Bunun sebebi zayıf ışığı algılamamıza yarayan çubuk (rod) ve yoğun ışığı algılamamıza yarayan koni (cone) hücrelerin retinanın üzerindeki konumlarıdır. Çubuk hücreler retinanın merkezinin dışında daha yoğun bulunurlar, bu sebeple de düşük ışık yayan hedefe doğrudan bakmadığımızda onu daha iyi algılarız. Bunu bildiğim için dikkatimi bu gri cisme verirken bakışlarımı görüş alanımdaki diğer bölgelere odaklıyordum. Böylece Kedi Gözü Bulutsusunu uzun uzun inceledim. Bir fotografını çekemediğim için burada NASA tarafından çekilmiş bir fotografını paylaşıyorum (13.1). Şnorkelle denize girmişim ve durduk yerde kayaların arasında bir ziynet eşyası bulmuşum gibi hissetmiştim.
 
13.2. Çektiğim Nu Draconis (SAO30450) fotografı.

Bir nebula görmüş olmanın heyecanıyla listedeki diğer objelere de yorulana kadar sırayla baktım. Aslında ilk defa görüldüğünde insanı çok da şaşırtmayan çift yıldızlar (double star) oldukça ilgimi çekti. Çünkü gece boyunca en az dört tanesine denk geldim. Bunlardan Nu Draconis'in bir fotografını çektim (13.2). Çektiğim bu fotografla ilgili bilgileri aşağıda Tablo 13.A.'da veriyorum. Sanki biri karanlık gökyüzünü bunlarla her yerden zımbalamıştı. Teleskopun icadına kadar çift yıldızlar bilinmiyorlardı, dolayısıyla herhangi bir mitte rol oynamamışlardı.
 
Çıplak gözle görünemeyen çift yıldızlar herhangi bir inanç sisteminde kendilerine yer bulamamış olsalar da astronomi tarihinde oldukça önemli bir yere sahipler. Çift yıldızlar, birbirlerinin merkezi kütlelerinin yörüngelerinde dönen iki yıldızdan oluşuyor. Yörüngeleri yapılan gözlemler ile belirlenen çift yıldızların kütleleri Newton'un evrensel kütle çekim ve hareket yasalarından faydalanarak hesaplanabiliyor.
 
Buna karşılık bazı çift yıldızların gözlemlenebilmesi iyi bir teleskopla bile oldukça güç. İletilen görselin kalitesinin (delivered image quality) belirli bir seviyenin üstünde olması gerekiyor. Elde edilen görselin kalitesi teleskopun optik teknolojisine ve gözlemin yapıldığı yerin hava koşullarına bağlı oluyor.
 
13.3. Hubble tarafından çekilen fotografta Sirius-A ve Sirius-B [2].
 
Alman gökbilimci Friedrich Wilhelm Bessel (1784-1846) Sirius'un bir çift yıldız olduğunu 1844 yılında hesaplamış fakat gözlemleyememişti. Dolayısı ile, elde edilen gözlem verileri ve teorik olarak bilinenler üzerinden yeni çift yıldız keşiflerinin yapılması bekleniyordu, bu sebeple de daha kaliteli görsellere ihtiyaç duyuluyordu. Teleskop teçhizatlarının geliştirilmesi ve optik teknolojisinin ilerlemesi ile keşfedilmesi beklenen çift yıldızlar keşfedilmeye başlandı. Sirius'un bir çift yıldız olduğu ancak 1862 yılında daha iyi görsel kaliteye sahip bir teleskop ile ispatlandı [3].  Günümüzde Hubble Uzay Teleskopu gibi yüksek teknolojiye sahip teleskoplar ile son derece kaliteli görseller elde ediliyor. Sirius'un iki yıldızını da gösteren Hubble tarafından çekilmiş bir fotografı burada paylaşıyorum (13.3).
 
 Tablo 13.A. Nu Draconis (SAO30450) çekimi bilgileri
 
KAYNAKÇA
 
[1] Nemiroff, R., Bonnel, J., "The Cats Eye Nebula From Hubble". NASA.
 
[2] Bond, H., Barstow, M., "The dog star, Sirius, and its Tiny Companion". NASA.
 
[3] Racine, R., Wesemael, F., "Two Centuries of Image Quality Estimates from Double-Star Data", Publications of the Astronomical Society of the Pacific, Vol. 120, No. 866, pp. 465-473, 2008.
 
 
 

25 Eylül 2011 Pazar

12) Gökbilim Forumu ve Bir Yıldız Partisi

Geçenlerde üniversiteye uğradığım bir gün gördüğüm insanlara astronomi ile ilgili kimseyi tanıyıp tanımadıklarını sordum. Lisanstan mezun olan bir arkadaşımızın bu konuda epeyi bilgili olduğunu, hatta makine mühendisliği fakültesinde önceki sene konuyla ilgili bir sunum bile yaptığını öğrendim. Onu hemen Facebook'tan bulup temasa geçtim. Bir astronomi kulübüne dahil olduğunu, kulüp üyelerinin de düzenli olarak buluştuklarını ve yıldız partisi verdiklerinden bahsetti.

Bir yıldız partisi (star party) astronomi ile ilgilenen, gökyüzü gözlemi yapan insanların uygun hava koşulları olan bir gece buluşması, teleskoplarını, dürbünlerini getirmesi ve birlikte gözlem yapmaları olarak tarif edilebilir. Yıldız partileri yurtdışında, özellikle Amerika'da oldukça yaygın. Elbette oralarda neredeyse her mahalleye bir astronomi kulübü düştüğü söylenebilir. Hatta astronomi ile ilgili internet sitelerinde "aklınızda hala bu konuyla ilgili bir soru varsa yerel astronomi kulübünüzle iletişime geçin" gibi bizlere oldukça uzak, onlar içinse son derece doğal olan bir hatırlatma yazısı ile sıkça karşılaşıyorum.

Arkadaşım beni 25 Eylül 2011 tarihinde Ağva'da yapılacak olan bir yıldız partisine davet etti. Hatta gözlem alanına da beraber gitmeyi teklif etti ama bu nazik teklifini kabül etmedim. Gözlem alanı İstanbul'un ışık kirliliğinden uzak, Ağva'da bir orman yolu üzerindeydi (12.1). İlk kez bir yıldız partisine gidecektim. Yolculuk sırasında arabası kalabalık olabilir, o gün bir işim çıkar ve geç kalabilir, gittiğimiz yerden erken ayrılmam gerekebilirdi. Kimsenin huzurunu bozmak doğru olmazdı. Zaten en başta kendi huzurumu düşünmem gerekirdi.

 
12.1. Etkinliğin gerçekleştiği konum.

Parti günü yola ancak akşam 21:00'da çıkabildim. Gözlem alanını kolayca buldum. Ağva'ya giden orman yolunda yirmi kilometre kadar ilerledikten sonra arkadaşımı aradım. Gökyüzüne tuttukları lazer ile bana bulundukları yeri işaret ettiler. Zifiri karanlıkta o dağ yolundan çıkıp bir de arabayla garip bir toprak yol üzerinde lazer ışığının geldiği yöne doğru ilerledim. O sırada gruptan biri yola çıktı ve sert bir mizaçla "ışıkları söndür! ışıkları söndür!" diye bağırdı. Gözlem alanının iyice içine girmiş olmalıydım (12.2). Muhtemelen gözlem alanındaki insanların gözleri karanlığa iyice alışmıştı ve farlarımla etrafı şıkır şıkır aydınlatıyordum. Arabayı park ettim ve dışarı çıktım. Gözlerim daha karanlığa tam olarak alışmamıştı ama gökyüzüne baktığım anda hayatımda o ana dek hiç görmediğim bir manzara ile karşılaştım. Hayatımda ilk defa Samanyolu'nu gördüm!

12.2. Gökbilim Forumu etkinliğinin gerçekleştiği alan.

Yaşadığım hayatı sorguladım... Işık kirliliği olmadığını düşündüğüm yerlerde bile yıldızların bu kadar çok, gökyüzünün bu kadar temiz olduğunu hiç hatırlamıyorum. Hele ki Ülker yıldız kümesini ve Samanyolu'nun bulutsusunu çıplak gözle bu kadar net görebilmeyi beklemiyordum. Bu manzarayı görmeden insan nasıl olur da bir kaç yüzyıl öncesi hakkında fikir yürütebilir ki? Işıklandırmanın olmadığı, kalabalık şehirlerin kurulmadığı, gökyüzünün kutsallığını kaybetmediği yüzlerce yılı şehirlerimizin tepesine çökmüş olan yapay ışık kafesinin altında anlayabilmemiz mümkün değil. Kim bilir başka hangi koşullara uyum sağladığımız için geçmişi yanlış değerlendiriyoruz.

Karanlığa iyice alıştıktan sonra insanları seçmeye başladım. Yaklaşık otuz kişiydik. Dört tane teleskop getirilmişti. İlk defa bir yıldız partisine gittiğim için kendi teleskopumu götürmemiştim. Gelenlerin hepsi canayakın insanlardı. Hatta birileri tedbirli davranmış ve yanlarında çay, kahve, kurabiye getirmişlerdi. İkramda bulundular. Öğrendiğim kadarıyla yıldız partilerinde katılımcı sayısı da her defasında artmıştı. Katılımcılar astrofotografiden ziyade gözlem amaçlı gelmişlerdi. Aslında bu çok doğal çünkü kalabalık bir ortamda çalışma yapmak pek kolay olmazdı.

Gelenlerden biri getirdiği bir kamerayı oradaki bir teleskopla denemek istedi. Jüpiter'in bir kaç pozunu aldı. Oldukça başarılı bir görüntü elde etti. Bu olay zaten bütün grubun ilgisini çekmiş, sonuç da herkesi yeterince tatmin etmişti. Ahmet Kale tarafından çekilen bu fotoğraf daha sonra Emre Can Alagöz tarafından işlenmiş ve son haline getirilmiş (12.3). Gecenin bundan sonraki bölümünde sadece gökyüzüne bakıldı ve sohbet edildi.

12.3. Etkinlikte Ahmet Kale tarafından çekilen Jüpiter fotografı.

Gece saat 02:00 gibi hava iyice soğumuş, nem yüzünden de teleskopların üstü sırılsıklam olmuştu. Teleskop sahipleri ekipmanlarını zarar görmesinler diye toparladılar. Eğlence bittiği için kamp yapmayacak olanlar vedalaşmaya başladı. Kalıp kalmama konusunda tereddüt ediyordum, o yüzden bir süre daha orada takıldım, manzaranın tadını çıkardım. Sonunda arabada uyuyup sabah trafiğe girmek yerine yola çıkmaya karar verdim.


Zifiri karanlıkta, bol virajlı orman yolunda gece araba sürmek kafa boşaltmak için birebirdi. Dönüş yolum boyunca tek bir arabaya bile rastlamadım. Aslında bu biraz da ürkütücüydü çünkü o ıssız yolda kalsaydım ne yapardım bilemiyorum. En yakın yerleşim birimine kilometrelerce uzaktaydım. Gene de bu yolculuk sayesinde kendimi çok iyi hissettim. Müziğin sesini kıstığımda cırcır böceklerinin seslerini duyabiliyordum. Bir süre dünyada kimsenin kalmadığını, yıllarca ıssız yollarda ilerlediğimi düşledim. Hayalet kasabaları ziyaret edecek, bir umut hayatta kalmış birilerini arayacaktım. Biraz sonra ise adamın birinin ağaçların arasından yola atladığını hayal ediyordum. Korku, heyecan, dinginlik, hepsi birbirine girmişti. Dönüş yolculuğum da en az yıldızlara bakmak kadar eğlenceliydi. Şile'den itibaren tekrar şehre geldiğimi hissetmeye başladım. Şehrin ışıkları arttıkça hayal aleminden ayrıldım. Gece 03:30 gibi eve varmıştım.