18 Ağustos 2020 Salı

50) Kuyruklu Yıldız Avcılığı

Neowise kuyruklu yıldızı (teknik adıyla C/2020 F3) çıplak gözle görülebildiği için tüm dünyada oldukça büyük heyecan yarattı. Sabit yıldızların, gezegenlerin, Güneş'in ve Ay'ın haricinde bir gök cismini gökyüzünde öylece görebilmek muhteşem bir tecrübe. Ben de 12 Temmuz sabahı saat 04:00'te kalktım ve Neowise'ın süslediği gökyüzü manzarasının keyfini çıkardım ve birkaç fotoğraf çektim (50.1).

50.1. İstanbul semalarında Neowise.

Kuyruklu yıldızlar, Güneş'e yakın geçiş yaparken çekirdeklerinde bulunan buz ve toz partiküllerinin buharlaşmasıyla arkalarında gaz izi bırakan gök cisimlerine deniyor. Kuyruklu yıldızın çekirdeğindeki buzun süblimleşme hızı ve bu buza karışmış olan toz miktarı kuyruk yapısını belirliyor. Haliyle, kuyruklu yıldızlar sürekli kütle kaybediyorlar. Kuyruklarının içeriğindeki tozun ve gazın saçınım miktarı ve çeşidi her an değişebildiği için kuyruklu yıldızların görünümleri de anbean farklılık gösterebiliyor [1]. Kuyruklu yıldızların bir başka karakteristik özelliği de elbette kuyruklarının her zaman Güneş'in aksi istikametinde oluşmasıdır. Hareketleri ve şekilleri her daim insanlığın ilgisini çekmiş ve tarih boyu gözlemciler tarafından kayıt altına alınmışlardır (50.2).

50.2. Petrus Apianus'un 1532 yılı kuyruklu yıldızı raporu kapak sayfası renklendirilmiş görseli [2].

Kuyruklu yıldızlara verilen isimlere baktığınızda bir düzenlemeye tabi olduklarını fark edeceksiniz. Yörünge periyotu 30 yıldan az olan ve/veya birden fazla kez günberi geçişi gözlemlenmiş periyodik kuyruklu yıldızlara "P/" kodu veriliyor. Bu tanıma uymayan periyodik kuyruklu yıldızlar için ise "C/" kodu kullanılıyor. Genellikle tarihi arşivlerde yer alan ve yüzlerce yıl evvel kayıt altına alındığı için yörüngesi hesaplanamayan kuyruklu yıldızlar için "X/", parçalanan veya kaybolan periyodik kuyruklu yıldızlar için ise "D/" kodu kullanılıyor [3].

Neowise kuyruklu yıldızı sayesinde yaşadığımıza benzer bir heyecan astronomi çevrelerinde 2014 yılında da yaşanmıştı; bir başka kuyruklu yıldız - C/2014 E2 (Jacques) - dürbünler ile gözlemlenebiliyordu. Bu kuyruklu yıldızın o sene ödül almış olan çok beğendiğim bir fotoğrafını burada paylaşıyorum (50.3). Elbette Neowise çok daha fazla ilgi çekti. Her iki kuyruklu yıldızın da fotoğrafını çekmeyi başardım. Fakat bu sene teleskopla Neowise'ın fotoğrafını üzerine hemen hiç vakit harcamadan çekebilmiş olmamda 2014 yılında Jacques üzerine yaptığım çalışmalarımın önemli katkısı oldu.

50.3. Lefteris Velissaratos'un "Kalbi Iskalayan Ok" isimli fotoğrafı [4].

C/2014 E2 (Jacques), Brezilya SONEAR gözlemevi astronomları tarafından 13 Mart 2014 gecesi keşfedilen bir kuyruklu yıldız [5]. Temmuz ayında günberi (perihelion), Ağustos ayında ise yerberi (perigee) geçişleri gerçekleştiği için gözlem için özellikle bu tarihler uygundu. Günberi, gök cisminin kendi yörüngesinde ilerlerken Güneş'e en yakın olduğu konumu, yerberi ise Dünya'ya en yakın olduğu konumu  ifade ediyor. Ben de bu tarihlerde gözlem yapabilecek şekilde hazırlıklarımı yapmıştım.

50.4. Stellarium'da C/2014 E2 (Jacques) kuyruklu yıldızı.

Kuyruklu yıldızların yörüngeleri bilgisayarlı teleskopların hafızalarında yer almıyorlarİlk aklıma gelen fikir konumu sabit yıldızları ve derin uzay nesnelerini referans alarak kuyruklu yıldızı takip etmek olmuştu. Fakat birkaç hafta arayla gözlem yaptığım için gökyüzünün hareketine ilave olarak kuyruklu yıldızın hareketini de takip etmem gerekiyordu. Üstelik her defasında teleskobun hafızasında yer alan bir gök cismi kuyruklu yıldız ile aynı çerçeveye girmiyordu. Bu sebeple doğrudan kuyruklu yıldızı takip edebiliyor olmalıydım. Bunu yapabilmek için ise teleskobu bilgisayara bağlayıp hedefimin tam konumunu teleskoba söyleyebilmeliydim. Böyle bir iş Celestia, Redshift, Starry Night, Stellarium vb. planetaryum yazılımları ile yapılabiliyor. Şahsen tamamen ücretsiz ve açık kaynak kodlu olan Stellarium yazılımını kullanmayı tercih ettim (50.4).

50.5. Teleskop kumandasından bilgisayara bağlantı.

Artık cep telefonları ve tabletlerle uyumlu Skyview, Skyportal vb. birçok astronomi yazılımı mevcut. Ayrıca yeni teleskoplar, kumanda panelleri üzerinde yer alan makro USB soketleri veya bağlandıkları bir kablosuz ağ üzerinden bir bilgisayara, tablete veya cep telefonuna bağlanarak bu uygulamalar ile kontrol edilebiliyorlar. Fakat hikayemin bu bölümü 2014 yılında geçiyor ve emektar teleskobum Celestron NexStar 5SE ne yazık ki tarif ettiğim bu yeni sistemlerle uyumlu değil. Bu teleskobun bilgisayar ile bağlantısını yapmak için kumanda panelinin üzerinde genelde sabit hat telefonlardan tanıyacağınız RJ11 girişi yer alıyor (50.5). Teleskop ile birlikte gelen RJ11 - RS232 bağlantı kablosu ile ise doğrudan bilgisayarıma bağlantı yapabilmem mümkün değildi. Bu nedenle RS232'den USB-A'ya dönüştüren bir kabloya ihtiyaç duymuştum (50.6). Bu dönüştürücü kabloyu bilindik bir teknoloji market zincirinden almama rağmen sürücü problemi yaşadım. Uzun ve sinir bozucu bir araştırma sürecinden sonra bu kablonun "Prolific PL2303" çipe sahip olduğunu öğrendim. Her ne kadar kablo markası, modeli ve ürün ambalajı üzerinde yazanlar farklı da olsa kabloda kullanılan çipe uygun sürücüyü bulup bilgisayarınıza tanıtmanız gerekiyor.

50.6. RJ11'den RS232 dönüştürücü ile USB-A bağlantı.

Teleskobun bilgisayar ile olan bağlantısını sorunsuzca halledip teleskobun hareketlerini Stellarium üzerinden kontrol etmeyi de başarınca geriye yalnızca takip etmek istediğimiz gök cismini yazılımda bulmak kalıyor. Bunun için Stellarium "Yapılandırma Penceresi" içerisinde yer alan "Eklentiler" seçeneğinden "Güneş Sistemi Düzenleyicisi" açılarak "MPC formatında yörünge cisimleri" internet üzerinden bilgisayara indirilmeli. Böylece yeni keşfedilmiş kuyruklu yıldızlar dahil en güncel gök cisimlerine sahip bir gökyüzü haritanız olabiliyor. Bu adımları takip ederek C/2014 E2 (Jacques) kuyruklu yıldızının 30 saniyelik 12 fotoğrafını çekmeyi başardım (50.7).

50.7. Çektiğim C/2014 E2 Jacques kuyruklu yıldızı fotoğrafı.

Teleskop uzayda kapkaranlık bir bölgeye yönelip de kameranın LCD ekranı üzerinde çektiğim ilk fotoğrafı o an gördüğümde büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Çünkü ekranda birkaç yıldız ve ortalara doğru bir bulanıklık dışında hemen hiçbir şey gözükmüyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse o an fotoğrafları çekmeye devam ederken kuyruklu yıldızı yakalayamamış olabileceğimi düşünmüştüm. Sonradan öğrendim ki benzer bir olayı bundan yaklaşık 400 yıl önce bir başka acemi gözlemci de tecrübe etmişti.

50.8. Isaac Newton'un 28 Aralık 1664 kuyruklu yıldızı için aldığı not [6].

Isaac Newton (1642-1726), Cambridge, Trinity College'da lisans öğrencisi olarak geçirdiği son senesinde bir kuyruklu yıldızı gözlemek üzere kendi kendine astronomi çalışmalarına başlar. Defterine 10 Aralık 1664'te bu kuyruklu yıldızı gözlemlediğini yazar. Fakat 17 Aralık'ta defterine aldığı bir başka notunda kuyruklu yıldızın gerçek konumunu ilk gözleminde yanlış belirlediği, ikinci gözleminde kuyruklu yıldızın asıl yerini belirleyebildiği anlaşılır (50.8). Newton'un astronomi çalışmaları işte tam bu tarihten sonra istikrarlı bir şekilde ilerler [6].

50.9. Isaac Newton'un kuyruklu yıldız çizimi [7].

Newton, defterine "Kuyruklu yıldızın Ay'ın merkezine uzaklığını 9°48' olarak buldum." diye not alır. Burada Newton'un kuyruklu yıldızın konumunu Ay'a göre vermesi oldukça dikkat çekicidir - hatta ironiktir. Keza kuyruklu yıldızın konumunu Ay'ın konumu ile ilişkilendirmesi, belirli bir tarih ve saatte Ay'ın konumunu belirlemeye yarayan herhangi bir teorinin yokluğunda pek mantıklı olmayan bir yaklaşımdır [6]. Newton, böyle bir teorinin inşasının ne kadar zor olduğunu keşfetmek için uzun yıllar harcayacak ve hatta bu teorinin temellerini atacaktı; ancak bu gözlemi yaptığı sırada, böyle bir teorinin var olmadığını bile bilmediği anlaşılmaktadır. Takip eden yıllarda ise, Isaac Newton, kuyruklu yıldız gözlemlerinin de katkısı ile evrensel kütle çekim yasasını doğrulayacaktır (50.9).

50.10. William Parsons'a ait 1844 tarihli M1 çizimi bir yengece benzetildiği için Yengeç Bulutsusu'na bugünkü ismini vermiştir [8].

Newton, ilk gözleminde muhtemelen bir hayalet gördü - yani aslında hiç bir şey görmedi. Teleskopla gözlem yapanlar bunu muhakkak tecrübe etmişlerdir; simsiyah gecenin karanlığında, yıldızların arasında puslu bir obje, gök cismi olabilecek bir gölge gördüğünüzü sanırsınız. Ancak başka bir olasılık daha var. Bundan neredeyse yüz yıl sonra, Ağustos 1758'de bir Fransız gök bilimci teleskobu başında kuyruklu yıldız avlamakla meşgulken, Boğa takımyıldızı civarında bir hayaletle karşılaştı. Charles Messier (1730-1817), önce bunun bir kuyruklu yıldız olabileceğini düşünerek, takip eden gecelerde burayı gözlemlemeye devam etti. Çok geçmeden bu karartının gökyüzünde hareket etmemesinden bunun bir kuyruklu yıldız olamayacağını anladı. Gelecekte hem kendisinin hem de başkalarının gözlem yaparken zaman kaybetmemesini sağlamak için, ilk bakışta bir kuyruklu yıldıza benzeyen bu tip belirsiz nesnelerden oluşan bir katalog oluşturmaya karar verdi. Günümüzde Yengeç Bulutsusu (M1) olarak bilinen Boğa burcundaki bu nesne böylece kataloğundaki ilk nesne oldu (50.10). Messier, 1764 yılında ve sadece yedi ay içerisinde Dumbbell Gezegenimsi Bulutsusu (M27) ve Andromeda Gökadası (M31) dahil olmak üzere 38 hayaleti kataloğuna ekledi. Gece gökyüzünde, kuyruklu yıldızlarla kolayca karıştırılabilecek ancak sabit yıldızlar arasında hareket etmeyen bu bulanık nesneleri göz ardı edilmesi gereken gök cisimlerinin bir listesi olarak kuyruklu yıldız gözlemcileri için 1771 yılında yayınladı [1]. Newton'a gelecek olursak, 10 Aralık 1664 gecesi bir yıldız kümesi gözlemlemiş olabileceği düşünülmektedir [6].

50.11. Çektiğim C/2020 F3 (Neowise) kuyruklu yıldız fotoğrafı.

Burada altı yıl önce yaptığım bir gözlemi ve artık on yıl öncesinden kalma bir teknolojiye dair bilgileri paylaşıyor olmam birilerine mutlaka fayda sağlar diye umuyorum. Keza eski işletim sistemleri ile çalışan ve asla güncellemediğim bilgisayarlarımı hala çeşitli amaçlarla kullanıyorum. Atsan atılmaz, satsan satılmaz evresinde teknolojik aletleriniz varsa sizlere de şiddetle onları oldukları halleriyle muhafaza etmenizi tavsiye ederim. Yeni işletim sistemlerine geçmek, çıkan tüm güncellemeleri yapmak, yeni yazılımlar yüklemek her zaman daha verimli çalışabileceğiniz anlamına gelmiyor. Neowise'ın teleskopla fotoğrafını çekmemde tarif ettiğim düzeneği olduğu gibi çalıştırabilmek çok yardımcı oldu (50.11).

50.12. Lovejoy kuyruklu yıldızının ISS'ten fotografı [9].

Bu yazıma da son verirken sizlerle gene oldukça hoşuma giden bir başka kuyruklu yıldız fotoğrafını paylaşmak istiyorum: C/2011 W3 (Lovejoy). Bu fotoğraf Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) görevlileri tarafından 2011 yılında çekilmiş (50.12).

KAYNAKÇA

[1] Heidarzadeh, T., A History of Physical Theories of Comets, From Aristotle to Whipple, Archimedes New Studies in the History of Science and Technology, Springer Science and Business Media B.V., USA, 2008.

[2] Comet C/1532 R1, Peter Apian, Practica auff dz. 1532 Jar, Landshut, Germany, 1532. 

[3] Green, D.W.E., The ICQ Guide to Observing Comets, International Comet Quarterly, Special Issue VIII, 1997.

[4] The Arrow Missed the Heart, Lefteris Velissaratos / AstronomyNow.

[5] Villamarin, J., "2014 Comet Jacques: SONEAR Team in Brazil Spots New Comet C/2014 E2, Closest Approach to the Sun Occur on June 29", International Business Times AU, 2014.

[6] McGuire, J.E., Tamny, N., "Newton's Astronomical Apprenticeship: Notes of 1664/5", Isis, Vol. 76, No. 3, pp. 349-365, 1985.

[7] Motte, B., "Sir Isaac Newton's depiction of the orbit of the Comet of 1680, fit to a parabola", The Mathematical Principles of Natural Philosophy, p. 358, 1729.

[8] Lord Rosse, "Observations on Some of the Nebulae", Philosophical Transactions of the Royal Society of London, Vol. 134, 1844.

[9] ISS030-E-014350, Dan Burbank/NASA, 21-11-2011.

3 Mayıs 2020 Pazar

49) Almanya Berlin Archenhold Gözlemevi Ziyaretim

Berlin'e arkadaşlarımla tatil amacıyla gittik. Berlin, tarihsel ve kültürel olarak çok zengin bir şehir. Gidip görebileceğiniz çok yer var. Astronomi ise Almanya tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip. Dünyada ilk defa astronomi üzerine bir bilim dergisi Heinrich Christian Schumacher (1780-1850) tarafından "Astronomische Nachrichten" adıyla Almanya'da çıkarılmış [1]. Albert Einstein, Max Planck, Werner Heisenberg ve nice bilim tarihine damga vurmuş bilim insanı Alman vatandaşı. Dünyanın en büyük mercekli teleskobu da bizim ziyaret ettiğimiz Archenhold Gözlemevi'nde bulunuyor.

Gözlemevi, şehir merkezinden biraz uzakta da olsa toplu taşıma ile ulaşılabilir. Gerçi biz bir yere kadar otobüsle gittikten sonra geri kalan yolu yürüyerek tamamlarız diye planlamıştık. Arkadaşlarım yol üstünde bir modern sanat galerisini bulmak istedikleri için böyle bir maceraya girmiştik ama sonunda yolumuzu kaybederek Berlin'de yaşayanların bile unuttukları bir semtte bulmuştuk kendimizi. Uğramayı planladığımız modern sanat galerisini de bulamayınca yolculuğumuzu taksiyle tamamladık.

49.1. Archenhold Gözlemevi ön bahçesi.

Archenhold Gözlemevi önündeki yeşil alanı, cephe mimarisi ve binanın üzerinden yükselen devasa teleskobu ile hemen sizi etkisi altına alıyor (49.1). Berlin'in dışında bulunan Grunewald Gözlemevi'nin gökbilimcisi ve yöneticisi olarak görev yapan Friedrich Simon Archenhold (1861-1939), 1893'te büyük bir teleskop inşa etmek için bir kampanya başlattı. Üç yıl sonra bu hayalini gerçekleştirdi. Odak uzaklığı 21m olan dünyanın en uzun mercekli teleskobu (refracting telescope) Archenhold'un çabaları sonucunda özel bağışlarla finanse edilmişti. O günlerde adı Treptow olan gözlemevi tamamen ahşap bir binaydı. Mevcut bina ise 1908-1909 yıllarında inşa edildi ve Archenhold 1896'dan 1931'e kadar buranın direktörü olarak görev yaptı [2]. Gözlemevinin çatı katına çıkarak 1896 yılında yapılmış olan bu ihtişamlı teleskobu yakından inceleyebilirsiniz (49.2).

49.2. Dünyadaki en büyük mercekli teleskop.

Teleskop teknolojisi yeterli seviyeye ulaşmadan önce gök cisimlerinin konumları ve hareketleri meridyen çemberi (meridian circle) denilen bir aletle belirlenirdi. Gök cisimlerinin konumlarının hassasiyetle belirlenmesi öncelikle topografik haritalar çıkarmak ve seyrüsefer hesapları yapmak üzere gerekiyordu. Sürekli birbirleri ile savaş halinde olan Avrupa devletleri orduları için doğru topografik haritalara sahip olmak savaş alanlarında üstünlük sağlayabilmek için kritik önem taşıyordu. Seyrüsefer hesapları ise gelişen sanayiye denizyolu, karayolu ve demiryolu seyahat sürelerinin hesaplanması ve en kazançlı rotaların belirlenmesi için gerekiyordu. Gözlemevleri, 19. yüzyıl Avrupa'sında öncelikle bu hizmetleri vermek üzere çalışmalar yapıyorlardı [3].

Heinrich Christian Schumacher, Altona Gözlemevi'nin kurucusuydu ve iyi de bir gökbilimciydi. Çalışmaları Danimarka kralı Charles VII tarafından destekleniyordu. Bu çalışma için dönemin önde gelen ölçüm aleti üreticisi Georg Friedrich von Reichenbach'tan bir meridyen çemberi yapmasını istedi [4]. Reichenbach, Altona Gözlemevi için ilk defa doğu-batı yönlerinde sabitlenmek zorunda olmayan bir meridyen çemberi tasarladı.

49.3. Archenhold Gözlemevi'nde sergilenen meridyen çemberi.

Altona ve Kiel şehirleri arasında faaliyet gösteren trenlerin tahmin edilen seyahat sürelerinde her defasında bir dakikalık sapma olmasından dolayı bu iki şehir arasında bir saat farkı olduğu anlaşıldı. Bu problem Heinrich Christian Schumacher tarafından iki şehir arasında yapay bir saat dilimi oluşturularak çözüldü. Bu uygulama ile artık trenlerin varış zamanlarını yirmi saniye sapmayla hesaplamak mümkündü. Fakat daha uzak mesafelere daha hızlı tren seferlerinin başlamasıyla aynı problem farklı şehirler arasında da geçerli olmaya başladı ve bu iş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Bu durum uluslararası bir krize dönüştüğü için 1884 yılında Uluslararası Meridyen Konferansı (International Meridian Conference) toplandı [5].

Altona'da sanayileşmeyle artan gemi ve tren trafiği kaynaklı titreşimler burada yapılan ölçümlerin hassasiyetini olumsuz etkilemeye başlamış. Hava kirliliği de gözlem yapılmasına engel olmaya başlayınca bu gözlemevi kullanım dışı kalmış. Fotoğraftaki meridyen çemberi (49.3) Altona'dan alınarak Archenhold'a getirilmiş. Bugün tüm dünyanın kullandığı saat dilimlerinin işte bu enstrümanın başının altından çıktığını tahmin eder miydiniz?

49.4. Gözlemevinde sergilenen dev demir göktaşı.

Archenhold Gözlemevi günümüzde bir müze işlevi görüyor. İçeride birçok tarihi astronomi ölçüm ekipmanı sergileniyor, çocuklara yönelik astronomiyi tanıtan basit mekanizmalar ve görseller yer alıyor. Fakat bizi en çok heyecanlandıran obje bir salonun ortasında öylece duran dev bir gök taşı oldu (49.4). Bu gök taşı 167m derinliğe ve 1186m çapa sahip bir kraterden çıkarılmış. Dünya'ya 50,000 yıl önce çarpan 30m çapında ve 150,000 ton kütleye sahip bir gök taşına ait olduğu düşünülüyor. Bu bilgiler Berlin Doğa Tarihi Müzesi (Berlin Museum für Naturkunde) tarafından yapılan araştırmalarla doğrulanmış.

Müzeden çıkmak üzereydik ki üzerinde bir açıklama plakası bulunan kapı dikkatimizi çekti. Burası Albert Einstein'ın genel göreliliği anlattığı ilk salonlardan biriydi (49.5). Ne yazık ki bizim gezdiğimiz sırada burası ziyaretçi kabul etmiyordu. Salonun fotoğraflarını çekmemize de izin verilmedi. Ancak kapıyı aralayıp içeriye bakabildik. Ders anlatacak veya sunum yapacak kişi için sahnede dinleyicilerden biraz daha yüksek bir platform bulunuyordu. Muhtemelen enerjinin korunumu prensibi anlatımı için sahnede tavandan sarkan bir top bulunuyordu. Sahnede bugünlerde daha az rastladığımız tebeşirle yazı yazılan bir kara tahta vardı.

49.5. Albert Einstein'ın genel göreliliği anlattığı salon.

Albert Einstein, bilim ve teknoloji alanlarında yaşanan gelişmelerin daha çok kişiye ulaşmasına önem veren bir bilim insanıydı. Kendine ve başkalarına ait bilimsel çalışmaları daha anlaşılır bir dille kitlelere duyurmaya çalıştığı birçok makalesi vardı. Einstein'ın 1914 yılı Nisan ayında Berlin'e taşındıktan kısa bir süre sonra Vossische Zeitung gazeteside genel görelilik üzerine halkın anlayacağı dilde bir makale yayınlamış olması da bu kişilik özelliğine bir örnektir. Friedrich Simon Archenhold, Einstein'ın 26 Nisan 1914'te gazetede yayınlanan bu makalesinden cesaret alarak onu gözlemevine bir sunum yapmaya davet etti. Einstein, Archenhold'un teklifini kabul etti; 2 Haziran 1915'te burada "Hareket ve Yer Çekimi Göreliliği Üzerine" (Über Relativität der Bewegung und Gravitation) başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Bu, Einstein'ın genel görelilik teorisi üzerine verdiği ilk sunumlardan biriydi ve nispeten kalabalık bir dinleyici kitlesi o gün onu dinlemeye geldi. Bu sunumdan birkaç ay sonra, 1915 sonbaharında ise teorisini yayınladı [6].

Archenhold için ise bu sunum hayatı boyunca muhtemelen hep özel bir yere sahip oldu. Kendisi de bu sunumdan önce genel görelilik üzerine makaleler yayınlamıştı. Sonrasında gözlemevinin kendi yayın organı ile ismi duyulmamış birçok araştırmacının genel görelilik teorisi üzerine makalelerini yayınladı. Fakat 1920'li yıllarda Yahudi düşmanı hareketlerle birlikte Einstein ırkçı grupların hedefi olmaya başladığında Archenhold gerçeğin bilinmesini kendisine bir görev bildi ve Einstein'ın genel görelilik teorisine katkılarını gözlem evinde verilen dersler, yapılan sunumlar ve çıkarılan yayınlarla duyurmaya çalıştı. Hatta giderek gerilimin arttığı bu ortamda, 1926 yılında, Einstein'ı bir sunum daha vermeye davet etti. Fakat Einstein bu defa bu daveti dostça ret etmek zorunda kaldı [6].

Archenhold 1931 yılında 70 yaşında görevinden istifa etti. Naziler 1933 yılında iktidara geldikten sonra aile üyeleri yavaş yavaş gözlemevinden atıldılar. Gökbilimci olarak yetiştirdiği iki oğlu mecburen İngiltere'ye göç ettiler. Archenhold'un eşi Alice ve kızı Hildre Theresienstadt toplama kampında hayatlarını kaybettiler. Einstein ise 1933 yılında Amerika'ya göç etti. İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra Treptow Gözlemevi'nin ismi 1946 yılında Archenhold'un anısına Archenhold Gözlemevi olarak değiştirildi. Einstein da hayatı boyunca Archenhold'u hep iyi bir şekilde andı [2].

KAYNAKÇA

[1] Herrmann, D.B., "B.A. Gould and his Astronomical Journal", JHA, pp.98-108, 1971. 

[2] Palmeri, J., Bolt, M., Biographical Encyclopedia of Astronomers Second Edition, Springer, UK, 2014.

[3] Johnston, A., Connor, R.D., Stephens, C.E., Ceruzzi, P.E., Time and Navigation: The Untold Story of Getting from Here to There, Smithsonian Books, USA, 2015.

[4] Voss, W., "H.C. Schumacher and the Observatory at Altona", Journal of the Royal Astronomical Society of Canada, Vol. 46, pp.22-23, 1951.

[5] Hoffmann, G., "Heinrich Christian Schumacher - Der Altonaer Astronom und die Vermessung", Hamburg Landesbetrieb Geoinformation und Vermessung, 2009.

[6] Hoffmann, D., Einstein's Berlin: In the Footsteps of a Genius, The John Hopkins University Press, USA, 2013.

29 Nisan 2020 Çarşamba

48) Avusturya Viyana Ziyaretim

Viyana'ya bir ziyaret gerçekleştirdim. Elimde fotoğraf makinem ile gücüm yettiğince tüm sokakları gezdim. Karşıma çıkan tüm ilginç eserleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştım. Aldığım notları ve çektiğim fotoğrafları değerlendirmeyi uzun zamandır düşünüyordum. Nihayet yeni okuduğum bazı makaleler ve kitaplar düşüncelerimi toparlamama yardımcı oldular. Bu yazımda özellikle Michaelerplatz üzerinden Hofburg Sarayı istikametinde Museumsplatz'a yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak olan heykeller ve anlattıkları hikayeler ile ilgili bilgiler aktarmak istiyorum (48.1).

48.1. Hofburg Sarayı ve Viyana Efes Müzesi yürüyüş rotası.

Hofburg, Vienna şehrinin merkezinde yer alan ve 1279 yılından 1918 yılına kadar Avrupa'nın en güçlü liderlerine ev sahipliği yapmış olan, eski imparatorluk sarayını da içinde bulunduran bölgedir. Hofburg Sarayı günümüzde demokratik Avusturya Cumhuriyeti cumhurbaşkanı konutu olarak kullanılmaktadır. Birbirini çevreleyen iç içe dairesel caddelerden oluşan yerleşim planına sahip bu şehrin merkezindeki ilk çemberini oluşturan caddenin üstünde ünlü Alman edebiyatçı Johann Wolfgang van Goethe'nin bir heykeli yer almaktadır. Gelin Goethe'nin "üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz, günü gününe yaşar ancak" sözünü kendimize şiar edinip burada karşımıza çıkan diğer heykellerin anlamları üzerine bir araştırma yapalım.

48.2. Herkül'ün on iki mücadelesi.

Girişte sizi Herkül'ün on iki mücadelesinden dördünü anlatan heykeller karşılıyor (48.2). Buradakiler (1) Lerne çok başlı ejderini öldürme, (2) Stymhalos kuşlarını öldürmek, (3) Amazon Kraliçesi Hippolyte'nin sihirli kemerini almak ve son olarak da (4) cehennemin üç başlı köpeği Kerberos'u ölüler ülkesinden çıkarmak görevleridir. Herkül'ün diğer görevlerini betimleyen heykeller ise sarayın diğer girişlerinde yer alıyor. Peki Herkül'ün on iki tane görevi olması bir tesadüf mü yoksa astronomi ile bir ilişkisi var mı? Bu soruya doğrudan cevap vermek pek kolay değil. Herkül, hayattaki problemlerle yüzleşen, cesaretle acıların ve sıkıntıların üstesinden gelmek için görevlerini aksatmadan yerine getirmeye devam eden insanı temsil eder. On iki görev ise tamamlanan bir sene olabilir, dolayısıyla Herkül'ün çabası sürekli kendini tekrar eden bir döngü içerisindedir [1].

48.3. Hofburg Sarayı iç kapısı alegorik heykelleri.

Saray iç kapısına ilerlediğimizde ise başka bir grup heykel ile karşılaşıyoruz (48.3). Bu heykellerin altında Ivstitia et Clementia (adalet ve merhamet), Virtvte et Exemplo (fazilet ve örnek), Viribvs Vnitis (kuvvetlerimizin birliğiyle) ve Constantia et Fortitvdine (azim ve cesaret) yazmakta. Bu heykeller Roma liderlerinde  bulunduğu iddia edilen ve tüm Romalılarda olması gereken Roma erdemlerini (Roman virtues) simgelerler [2]. Ayrıca bunların her biri Kutsal Roma imparator ve imparatoriçeleri ile özdeşleştirilmiş deyişlerdir (motto). Maria Theresia (1717-1780) için "adalet ve merhamet", Joseph II (1741-1790) için "fazilet ve örnek", Franz Joseph I (1830-1916) için "kuvvetlerimizin birliğiyle" ve son olarak Charles VI (1685-1740) için "azim ve cesaret" heykelleri dikilmiştir. Antik Roma mitolojisi, Kutsal Roma İmparatorluğu için önemli bir geçmişle özdeşleştirme ve propaganda aracıydı [3]. Günümüzde ise bu erdemlerin tüm insanlarda olmasını umabiliriz.


48.4. Kutsal Roma İmparatoru Franz II heykeli.

Saray iç kapısından In der Burg meydanına ilerlediğinizde ise son Kutsal Roma İmparatoru ve ilk Avusturya İmparatoru unvanlarını taşıyan Franz II (1768-1835) heykeli ile karşılaşıyorsunuz (48.4). Milanolu heykeltıraş Pompeo Marchesi tarafından yapılan heykel 1846 yılında buraya dikilmiş. Heykelin altında "sevgimi halkıma veriyorum" anlamına gelen "Amorem Mevm Popvlis Meis" yazmaktadır. Bu deyiş ise imparatorun vasiyetinden bir alıntıdır. İmparator oldukça çalkantılı ve çokça mağlubiyet alınan bir dönemde hüküm sürdüğü için ne yazık ki hiçbir zaman şanlı bir biçimde anılmamış [3].

48.5. Çıkışta sütunlar üzerinde biraz tanıdık bir vecize.

In der Burg'dan Heldenplatz'ın geniş alanına çıktığınızda ise son olarak saray çıkış kapısı üzerinde "Ivstitia. Regnorvm. Fvndamentvm." yazısı ile karşılaşırsınız (48.5). Bu deyişin tam karşılığı "adalet krallıkların temelidir" fakat bunu hepimizin aşina olduğu "adalet mülkün temelidir" olarak günümüze uyarlamak sanırım kabul edilebilir. Cumhurbaşkanlığı konutu olarak kullanılan ve şehrin en işlek yerinde bulunan bu yapıda giriş ve çıkışlarda yer alan sanat eserlerinin ihtişamı ve bu sanat eserlerinin liderlere ve halka verdiği tarihi ve felsefi derinliği olan mesajlar bana oldukça etkileyici geldi. Viyana'da kısacık bir yürüyüş ile toparladığım bilgileri yazıya dökmeye çalıştım.

KAYNAKÇA

[1] Bailey, A.A., The Labours of Hercules: An Astrological Interpretation, Lucis Publishing Comp., USA, 2000.

[2] Wallace-Hadrill, A., "The Emperor and His Virtues", Historia: Zeitschrif für Alte Geschichte, Bd. 30, H. 3, pp. 298-323, 1981. 

[3] Telesko, W., Kurdiovsky, r., Sachsenhofer, D., "The Vienna Hofburg between 1835 and 1918 - A Residence in the Conflicting Fields of Art, Politics, and Representation", Austrian History Yearbook, Vol. 44, pp. 37-61, 2013.

28 Nisan 2020 Salı

47) İngiltere Greenwich Kraliyet Gözlemevi Ziyaretim

İngiltere, Londra'ya gerçekleştirdiğim bir iş seyahatimde kendime biraz zaman ayırarak bir başka gökbilim gezisi tertipledim. Bu defa zamanın merkezine, Greenwich Kraliyet Gözlemevi'ne gittim. Bu gözlemevi, astronomi ve seyrüsefer (navigation) tarihinde önemli bir rol oynadığı için başlangıç meridyeni konumu olarak kabul görmüş ve Greenwich Ortalama Saati (GMT) kavramına ismini vermiştir.

Denizlere hakimiyet 17. yüzyılda iyice önem kazanmıştır. Kıtalar arası keşiflerin ve denizaşırı topraklarda sömürgeciliğin hız kazandığı bu devirde denizcilerin yönlerini hassas bir biçimde tayin edebilmeleri ve şehirler arasındaki zaman farkını hesaplamaları gerekiyordu. Bu amaçla da başta Güneş'in, Ay'ın ve gezegenlerin konumlarına bakarak yeryüzündeki konumlarını ve gidecekleri yönü tayin edebilmeli, bulundukları ve ulaşacakları konumlardaki zamanı hesaplayabiliyor olmalıydılar.

Greenwich Kraliyet Gözlemevi'nin yapımına bu ihtiyaçları karşılayacak güvenilir bir gökyüzü atlasının oluşturulması amacıyla 1675 yılında İngiltere Kralı II. Charles'ın emriyle başlanmıştır. Kral II. Charles, aynı zamanda Kraliçe'ye astronomiyle ilgili konularda tavsiyeler ve bilgi vermesi için bir Kraliyet Astronomu'nun görevlendirilmesini emretmiştir. Bu göreve getirilen ilk astronom John Flamsteed olmuştur. Bu sebeple burada konaklayan ilk sakinine atıfla burası "Flamsteed'in Evi" (Flamsteed House) olarak anılmaya başlamıştır. Sonraki yüzyıllarda burada yapılan bilimsel çalışmalar başka yerlerde sürdürülmek üzere taşınmıştır. Günümüzdeyse burası bir müzeye dönüştürülmüştür. Fakat Kraliyet Astronomu bugün hala varlığını sürdüren saygın bir unvandır [1].

Bilim tarihi açısından oldukça önemli yıllarda tüm bu gelişmelerin yaşanmış olması tesadüf değildir. Klasik mekaniğe, dolayısı ile modern bilimsel yaklaşıma temel oluşturan Isaac Newton'ın "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" kısacası "Principia" kitabı 1687 yılında yayınlanmıştır. Isaac Newton, elinde astronomik veri olmadığı için eseri Principia'nın ilk baskısında Ay'ın hareketiyle ilgili tam bir teori sunamamıştı. Flamsteed'in görevde olduğu yıllarda gözlem verileri Newton'ın bu eksiğini tamamlayabilecek nitelikteydi. Bu sebeple, Newton 1694 yılında Kraliyet Gözlemevi'ni ziyaret etti ve Flamsteed'den bu verileri yalnızca kişisel olarak kullanacağı sözünü vererek aldı. Fakat Newton, Ay teorisini "The famous Mr Isaac Newton's Theory of the Moon" adıyla bir kitapçık olarak Halley'e yayınlattı. Newton bir süre sonra Kraliyet Topluluğu (Royal Society) başkanı olarak Kraliyet Gözlemevi'nin kontrolünü de ele geçirdi. Ayrıca Flamsteed'in yıldız kataloğunu da Flamsteed'in bilgisi olmadan gene Halley'e yayınlattı. Tüm bu çalışmaları Flamsteed kendi birikimiyle satın aldığı enstrümanlarla yapmıştı. Yaşadığı bu olaylar sebebiyle Flamsteed hem emeğinin hem de kendisine ait eşyaların çalındığı hissi ile çok mutsuz olmuş ve duygularını arkadaşı Abraham Sharp'ya yazdığı bir mektupla yazıya dökmüştür [2].

47.1. Herschel'in teleskobunun kalıntısı ve Greenwich'ten Londra manzarası.

Hala tarihi oldukça canlı tutan bir yer Greenwich gözlemevi. Burada her baktığınız köşede bir hikaye gizli. Bir başka tarihi ize gözlemevinin bahçesinde rastladım. Bu Herschel'in 12m boyundaki meşhur teleskobunun bir parçasıydı (47.1). Yedi Yıl Savaşları'nda Fransızlara karşı bir cephede yenilgiye uğramış olan Cumberland Dükü'nün bölüğünde savaşmış bir gazi olan Friedrich Wilhelm Herschel (1738-1822) askerliğin kendisine uygun olmadığına karar verip kardeşi ile birlikte İngiltere'ye göçtü. İki kardeş ayrıca yetenekli müzisyenlerdi ve geçimlerini bu şekilde sağlıyorlardı. Hatta Herschel bu dönemde yedi senfoni besteledi. Konserler vermek için şehirler arası at arabası yolcukları sırasında Wilhelm Herschel sürekli kitap okuyordu. Özellikle Dr. Smith'in Harmonicks kitabını okuduktan sonra kendi ifadesiyle cehaletinin farkına varmıştı. Artık okuduğu kitaplarda daldan dala konuyor, matematikten bir başkasına tüm alanlarda güncel çalışmaları takip ediyor, kendisini geliştirmek için elinden geleni yapıyordu [3].  

47.2. Herschel'in 12 metrelik teleskobu [4].

Bu seyahatleri sırasında defterine aldığı notlardan 1766 yılı 19 Şubat tarihinde Venüs'ü, 24 Şubat tarihinde Ay tutulmasını bir yerlerde gözlemleme fırsatı bulduğu anlaşılmıştır. Bu sayede astronomiye ilgisi artan Herschel 1773 yılında teleskoplar için ayna ve mercek yapmayı öğrenir. İlk defa kendi kendine 1.65m uzunluğunda bir teleskobu da bu tarihlerde üretir. Zamanla teleskobun çalışma ve imalat prensiplerine dair kendini o kadar geliştirir ki dönemin en iyi teleskoplarını üretmeye başlar. Yaşadığı yer olan Bath'ta dikkatleri üzerine çeker ve önce felsefe topluluğuna dahil edilir. Ardından onu tanıyanlar Kraliyet Topluluğu ile ilişki kurmasına yardımcı olurlar. Nihayet bu adam Kral George III'ün dikkatini çeker ve artık müzisyenlikle geçinmek zorunda kalmaması için kralın özel astronomu olarak maaşa bağlanır. Kral ayrıca kendisine 3m uzunluğunda bir teleskop yapması için Herschel'i görevlendirir [3].

Kralın özel astronomu olarak birçok başarılı çalışmaya imza atan Herschel bu dönemde 12 metre boyundaki devasa teleskobunu yapma imkanı bulur (47.2). Bu teleskobun üretiminde ve sonrasında bu teleskopla yaptığı gözlemlerde asistanı olarak kız kardeşi Caroline Herschel'i yanına alır. Kraldan da ayrıca kız kardeşine asistanı olarak bir maaş bağlanmasını talep eder. Kral Herschel'in bu isteğini olumlu karşılar ve bir bilim insanı olarak maaş alan ilk kadın unvanı da böylece kız kardeşi Caroline Herschel'e ait olur. Ayrıca Caroline Herschel kendi başına yaptığı gözlemlerle yıldız kataloğu çalışmasının haricinde birkaç kuyruklu yıldız keşfeder. Bu kuyruklu yıldızlardan periyodik olan bir tanesine onun adı verilmiştir [3].

47.3. Greenwich'teki Yunus güneş saati.

Ardından gözlemevinin bahçesinde ağızlarında bir plakayı tutan iki yunusun heykeli dikkatimi çekti. Yunus kadranı (dolphin dial) diye adlandırılan bu heykel aslında bir güneş saati (47.3). İki sevimli yunusun ağızlarıyla ortaklaşa taşıdıkları plakanın üzerine yunusların kuyruklarının gölgesi düşüyor ve iki kuyruk arasında kalan plaka üzerinde yer alan çizgi günün hangi saatinde olduğunuzu size söylüyor. Hem buranın sıfır meridyeni olarak kabul edilmesi hem de geçmişini ve kuruluşunu denizcilik tarihine borçlu olması açısından oldukça anlamlı bir obje.

47.4. Başlangıç meridyeni üzerinde hatıra fotoğrafı çekme sırası.

Elbette sıfır meridyeni üzerinde hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler için ayrıca bir heykel bulunuyor. Fakat burası gözlemevinin en popüler noktası olabilir. Bu sebeple oldukça uzun bir sıra vardı ve burada sırayı tertipleyen hiçbir kural bulunmuyor (47.4). Haliyle uzun uzadıya fotoğraf çeken insanları benim gibi beklemek istemezseniz ve heykelin önünde fotoğraf çektirmemek sizin için sorun değilse fotoğraf çekilen insanları hizanıza alıp o çizgi üzerinde herhangi bir yerde de fotoğraf çekilebilirsiniz.

47.5. Osmanlı'dan kalma Düzenekli Çelenk isimli bir takı.

Son olarak, burada sergilenen "Düzenekli Çelenk" isimli bir takı dikkatimi çekti (47.5). Fakat ne yazık ki bu takı hakkında orada yer alan tek açıklama Osmanlı İmparatorluğu tarafından gözlemevine hediye edildiğiydi. Hangi dönemde, kim tarafından hediye edildiği ve nasıl bir düzeneğe sahip olduğu hakkında ne yazık ki bir bilgi verilmiyordu. Bu konu hakkında bir bilginiz varsa ve yorum olarak yazarsanız sevinirim.

KAYNAKÇA

[1] Forbes, E.G., "The Origins of the Royal Observatory at Greenwich", Vistas in Astronomy, Vol. 20, pp. 39-50, 1976.

[2] Whewell, W., Newton and Flamsteed: Remarks on an Article in Number CIX, of the Quarterly Review; To Which Are Added Two Letters, Occasioned by a Note in Number CX of the Review, Forgotton Books, 2018.

[3] Jones, R.V., "Through Music to the Stars. William Herschel, 1738-1822", Notes and Records of the Royal Society of London, Vol. 33, No. 1, pp. 37-56, 1978.

[4] Herschel, W., "Description of a Forty-Feet Reflecting Telescope", Philosophical Transactions of the Royal Society of London, Vol. 85, pp. 347-409, 1795.



27 Nisan 2020 Pazartesi

46) Hollanda Maastricht ve Amsterdam Artis Planetaryum Ziyaretim

İşim gereği Hollanda'ya gittim. Önce ülkenin güneyine, bir çalışmaya katılmak üzere Maastricht şehrine, orada işim bitince de Amsterdam'a geçtim. Maastricht oldukça sakin bir şehir. Fakat bu sakinlik sizi yanıltmasın, sokaklarda dünyanın dört bir yanından buraya öğrenime gelen üniversite öğrencilerini görebilirsiniz. Burada katıldığım toplantıda daha önce aynı şirkette iki sene birlikte çalışma imkanı bulduğum çok sevdiğim bir arkadaşım ile hala aynı sektörde bulunduğumuz için karşılaşmış olduk. Böylece şehri birlikte gezme şansımız oldu.

46.1. Maastricht'te dolunay.

Şehir merkezine gitmek istediğimizde sokakta adres sorduğumuz kişiler Türkiye'den Almanya'ya göç etmiş ve o gün için orada bulunan hemşehrimiz bir çift çıktı. Şehir meydanında bu çiftle birlikte birkaç bira içip memleket sohbeti yaptıktan sonra öğrendik ki buralarda ülkemizden ekonomik veya sosyal sebeplerle mecburen göç etmiş çok insan yaşıyordu. Yemekten sonra vedalaştık ve yollarımız ayrıldı. Fakat biz kısıtlı zamanımızda şehrin tarihi yerlerini biraz daha keşfetmek üzere Maas nehrine doğru ilerledik. Doğrusu Maastricht pek de ilginç bir tarihi olmayan ve bu anlamda biraz sıkıcı bir şehir. Yukarıdaki dolunay fotoğrafını (46.1) Wilhelminabrug köprüsü üzerinde çektim.

46.2. Amsterdam Artis planetaryumu.

Maastricht'teki işim bitince iki buçuk saatlik bir tren yolculuğu ile Amsterdam'a geçtim. Böylece Hollanda'yı bir uçtan bir uca geçmiş oluyordum. Trenin penceresinden dışarıyı seyrederken Hollanda'nın yalnızca Konya kadar yüz ölçümüne sahip olduğunu, hatta Trakya'nın da Hollanda'nın yarısı kadar bir yüz ölçümüne sahip olduğunu fark ettiğimi hatırlıyorum. Bu düşüncelerle dışarıya baktıkça biraz kusur arıyor, biraz da gördüğüm nizam ve intizam karşısında hayranlık duyuyordum. Hayvanların dolaştığı çiftlikler düzenli ve pak, dünyanın dört bir yanından gelen insanların yaşadığı sokaklar tertemiz ve bakımlı, insanların üstü başı düzgün, herkes güler yüzlü ve saygılı. Tüm bunları gözlemleyip kendi kendime hüzünle öfke arasında bir duyguya kapılmıştım. Genelde size görünmez olan bir çeşit adaletsizliğin farkına varıyorsunuz bu tip anlarda. İçinde bulunduğumuz durum kötü kokuya insanın burnunun alışması gibi sanırım.

Amsterdam'da bir planetaryum ziyareti planladım (46.2). Planetaryumlar, gece gökyüzünün neye benzediğini görmek için gidebileceğiniz sinema salonlarıdır. Bu salonların farkı, kubbe şeklinde bir tavana sahip olmaları ve sinema koltuklarının ise dairesel düzende yerleştirilmiş olmalarıdır. Seyirciler burada kubbe şeklindeki tavana yansıtılan filmi seyrederler. Planetaryumlarda oynatılan filmler sayesinde gökyüzündeki yıldızlar, gök cisimleri, atmosferik olaylar ve daha birçok astronomi ile ilgili kağıt üzerinde anlaşılması zor konu hakkında kolayca bilgi sahibi olabilirsiniz.

46.3. Planetaryum içerisinde sergilenen kozmonot kostümü.

Bu planetaryuma girebilmek için önce hayvanat bahçesine bilet almalısınız. İçeri girdikten hemen sonra sol tarafınızda bir kafeterya bulunuyor. Planetaryumun girişi de bu kompleksin içerisinde, kafeteryanın hemen yanında yer alıyor. Buraya uğradığımda vizyonda bulunan birkaç film vardı. Fakat görevli beni uyardı ve çok kötü bir zamanda geldiğimi çünkü filmin çoktan başladığını söyledi. Ben de oraya kadar gitmişken film izlemeden çıkmak niyetinde değildim. Bir sonraki seansa biletimi aldım ve kafeteryada oturup filmin başlamasını bekledim. Bu sırada planetaryuma girip çıkan insanları gözlemliyordum. Gelenler ya küçük çocuğu olan genç çiftler ya da okul gezisiyle gelen ilköğretim öğrencileri ve öğretmenleriydi. Anladım ki oraya insanlar çocukları astronomi hakkında genel kültür sahibi olsunlar diye getiriyorlardı. Film saatini beklerken de orada bulunan gezegen modellerini, bilim tarihinde yer almış insanların portrelerini, astronomi ile ilgili sergilenen eşyaları çocuklara gösterip anlatıyorlardı (46.3). Bekleme sırasında kendimi iyice ortamdan kopuk hissetmeye başlamıştım. Orada üstümde kalın siyah pardösüm, kirli sakallarım, birbirine karışmış saçlarım, sırt çantam ve bol kesim kıyafetlerim ile kaba saba duran biri olarak kendimi kötü hissetmekle meşguldüm. Artık bir an önce oradaki işimi bitirip gitmek istiyordum. Nihayet film başladı ve burada paylaşmak üzere gördüklerimi hafızama kaydetmeye odaklandım. 

Film Büyük Patlama'dan başlayarak günümüze kadar evrenin oluşumunu, Güneş Sisteminde yer alan gezegenleri, gökyüzünde bulunan yıldız takımlarını, gök cisimlerini ve insanlığın uzaya gönderdiği çeşitli araçları ve uyduları anlattı. Çocuğunuz varsa veya sizi rol modeli olarak gören bir küçüğünüz, onu bir planetaryuma götürebilirsiniz. Eğer oynayan film de iyiyse astronomi temel konularını anlaması için son derece faydalı olacaktır.

8 Nisan 2015 Çarşamba

45) Göksel Kürelerin Devinimi

Apollo 17 uzay aracının üç kişilik mürettebatı 7 Aralık 1972 tarihinde Ay'a doğru gerçekleştirdikleri uzay yolculuğunda yeryüzünden yaklaşık 45,000km yukarıdan Dünya'nın uzayın karanlık sularının dibine batışını izliyorlardı. Yaşam alanları içinde bulundukları küçücük bir kabindi. Bilinen tüm insanlık tarihi ise önlerinde duran mavi incinin üzerini kaplayan incecik bir zarın içerisinde gerçekleşmişti. Dünyamız, uzay aracının mürettebatı önünde bir fotograf makinesinin objektifine sığacak kadar küçülmüştü. Güneş, uzay aracının tam arkasında kalmıştı ve önlerinde yeryüzü apaydınlık bir biçimde duruyordu (45.1). Yükseliyor ve yükselmeye devam ediyorlardı.

45.1. Yerkürenin bir insan tarafından çekilmiş ilk fotografı [1].

Dünya'nın uzay boşluğunda serbest bir biçimde düşmeksizin yüzdüğünü dile getiren ilk kişi Miletli filozof Anaksimandros (MÖ 610-546) olmuştur. Evrenin geometrik bir düzeni olduğunu ve Dünya'nın da bu düzenin merkezinde bulunduğunu savunmuştur. Yıldızların hepsinin Dünya'ya eşit bir uzaklıkta olduğu yanılgısına kapılan Anaksimandros, yıldızların, Ay'ın ve Güneş'in birer yörünge çemberine sahip olduklarını ve birbirlerine olan uzaklıkları arasında oransal bir ilişki bulunduğunu düşünmüştür. Yaşadığı devrin üç sosyal sınıfı olan aristokratlar, orta sınıf ve köylüler arasındaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasının tek yolunun bu sınıfların bir isonomia (eşitlik) içerisinde agora'da (merkezde) buluşması ile mümkün olacağını düşünüyordu. Anaksimandros'un kozmolojik modelindeki göksel çemberleri de bu sınıflar arasındaki sosyo-politik ilişkilerden ilham alarak ortaya koyduğu düşünülmektedir. Güneş en dıştaki ve Dünya'ya en uzak yörünge çemberinde bulunurken, Ay'ın onun altındaki bir yörüngede, yıldızların ise en altta Dünya'nın etrafını saran bir kürede bulunduklarını tasavvur etmiştir. Anaksimandros'a göre mevsimler, Ay ve Güneş'in yörüngelerinin kuzey-güney ekseninde hareket etmesi ile oluşmaktadır (45.2). Bu kozmolojik düzende Güneş'in en üst yörüngede bulunması tesadüf değildir. Bir kişinin ve toplumun ulaşılabileceği en üstün erdemleri Güneş temsil ettiği için Güneş'in yörüngesi en üst katmandadır. Bu bağlamda Anaksimandros kendisinden iki yüzyıl sonra yaşamış olan Platon (MÖ 423-347) gibi daha üstün bir toplumsal düzenin göksel kürelerin devinimlerinin örnek alınarak oluşturulabileceğini savunmuş bilinen ilk ütopyacılardandır [2].

45.2. Anaksimandros'un evreninde (a) yaz ve (b) kış mevsimleri [3].

Platon, Devlet adlı eserinde sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için gerekli olduğunu düşündüğü bir devlet modelini anlatır. Bu eserinin altıncı kitabında Sokrates ve Glaukon arasında geçen bir diyalogda Sokrates (MÖ 469-399) iyi kavramı ile Güneş arasında bir analoji kurar. Buna göre Güneş, ışığı ile cisimleri görmemizi sağlar. Görmenin kaynağı Güneş'tir. Benzer bir biçimde de iyi ideası nesnelere gerçekliklerini, akıllara da bilme gücünü verir. İyi, gerçeğin ve bilginin kaynağıdır. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün Güneş'le yakınlığı doğru, ama onları Güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. Sokrates'e göre iyinin doğurduğu varlık Güneş'tir. İyi, Güneş'i kendine eş olarak yaratmıştır [4].

45.3. Jan Saenredam'ın "Platon'un Mağarası" gravürü [5].

Sokrates, Güneş ve iyi ideası arasındaki ilişkiden yola çıkarak insan ruhunun iyi ideasını kavrayabilmesi için geçirmesi gereken süreci alegorik bir hikaye ile anlatır. Bu hikayeye göre bütün hayatları boyunca bir mağaradaki duvara zincirle bağlı olarak yaşamış bir grup insan vardır. Zincirli oldukları duvarın arkasında ise bir lamba yanmaktadır ve  bu insanlar yalnızca bu ışığın önünden geçen objelerin önlerindeki duvara yansıyan gölgelerini izlemektedirler. Esaretten kurtulmadıkça hakikati göremeyecek olan bu kimseler, ancak objelerin mağara duvarına yansıyan gölgelerini görebilmekte ve bu gölgelere bakarak, o objeler hakkında yalan yanlış yorumlar yapmaktadırlar (45.3). Bu mahpuslardan biri kurtarılıp yıllarca gölgelerini izlediği kuklalara ve insanlara bakması sağlanırsa gördüğü gerçekler karşısında oldukça şaşıracaktır. Işığın kaynağı olan lambaya bakması sağlanırsa da bu defa gözleri kamaşacak ve acı çekecektir. Daha da ileri gidilir ve bu mahpus zorla günışığına çıkarılırsa belki de ışık onun için o kadar şiddetli olacaktır ki ışık mahpusu kör edecektir. Bu sebeple Sokrates, bu mahpusa önce gölgelerin, sonra insanların ve nesnelerin sudaki yansımalarının, sonra da bu cisimlerin kendilerinin sırayla gösterilmesi gerektiğini söyler. Daha sonra da, gözlerini yukarı kaldırıp, Güneş'ten önce yıldızları, Ay'ı, ve gökyüzünü seyretmesi gerektiğini anlatır. Nihayet, mahpus tüm bu zorlu sürecin sonunda hakiki ışığın kaynağı Güneş'e doğrudan bakabilecek hale gelir [4]. Bu alegorik hikaye, tıpkı mahpusun ışığın kaynağını görebilmesi için bu zorlu süreçten geçmesi gerektiğini anlattığı gibi, ruhumuzun iyi ideasını kavrayabilmesi ve ona ulaşabilmesi için de yaşamımız boyunca duyularımızın bizlere sunduğu tüm ipuçlarını bilimin ışığında değerlendirmemiz gerektiğini anlatır.

45.4. Mars'ın 2016 yılında gerçekleştireceği retro (gerileme) hareketi.

Platon'un akademisinde yetişmiş bir filozof olan Aristoteles (MÖ 384-322) gökcisimlerinin ilahi bir ilk devindirici tarafından harekete geçirildiği ve gökcisimlerinin kusursuz cisimler olmaları gerektiği sonuçlarına vardı. Aristoteles'e göre gökcisimlerinin hareketini sağlayan ilahi bir güçtü. Tüm gökcisimleri kusursuz birer küre biçimindeydiler ve dairesel yörüngelerinde ilahi güçler tarafından hareket ettiriliyorlardı. Fakat Aristoteles'in kozmolojik modelinin önemli bir eksiği vardı. Gezegenlerin gözlenen bazı düzensiz hareketlerini açıklamakta yetersiz kalıyordu. Gezegenler kimi zaman yavaşlıyor, kimi zaman hızlanıyor, kimi zaman ise bir süre yörüngelerinde ters istikamette ilerliyorlardı (45.4).

45.5. Mars'ın 1580-1586 yılları arasında Kepler tarafından gözlenen yörüngesel hareketi [6].

İznikli Hipparkos (MÖ 190-120) gökcisimlerinin hareketlerinin gözlemler yoluyla anlaşılabileceğini düşünmüş, sistematik bir biçimde astronomi gözlemlerini kayıt altına almıştı. Gökcisimlerinin hareketlerinin belirli bir düzeni olduğu anlaşılıyor, fakat dönemin kabul edilen kozmolojisi ile uyuşmuyordu (45.5). Nihayet, Aristoteles'ten iki yüzyıl, Hipparkos'tan ise tam bir yüzyıl sonra yaşamış olan İskenderiyeli gökbilimci Klaudios Ptolemaios (90-168), astronomi çalışmalarında metafizik ve gözlemlerinin önüne matematiği koydu. Gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel ifadelerini küresel trigonometrinin yardımı ile açıklamayı başardı [7]. Ptolemaios'un modeline göre her bir gezegen, Dünya'nın etrafında, merkezi Dünya'dan şaşan büyük çember bir yörünge (deferent) üzerinde ilerlerken bir yandan da ilmek (epicycle) olarak adlandırılan küçük çember bir yörüngeyi takip ediyordu (45.6).

45.6. Ptolemaios'un yer-merkezli modelinde gezegenlerin düzensiz hareketlerinin açıklaması.

Eseri Almagest'te Dünya'nın küre şeklinde olduğunu ve evrenin merkezinde bulunduğunu; yıldızların doğuş ve batışlarındaki birliktelikten göksel kürelerin hareketlerinin bütün zamanlar için geçerli olduğunu; tüm bu kürelerin hareketinin, tümünün üstünde, tümünü kuşatan ve doğudan batıya doğru hareket eden  büyük bir küre aracılığı ile gerçekleştiğini savunmuştur (45.7). Ptolemaios, eseri Almagest'te gezegenlerin sırası üzerine de tartışmıştır, fakat bunu belirlemenin matematiksel bir yolu olmadığı sonucuna varmıştır. Merkür ve Venüs'ün Güneş ile hareket etmesinden yola çıkarak yörüngelerinin Güneş'in altında olması gerektiğine karar vermiş; Mars, Jüpiter ve Satürn'ü de Göksel Küre üzerindeki periyodik hareketlerini tamamlama hızlarına göre sırayla yukarıdan aşağıya doğru yörüngelere yerleştirmiştir [8]. Bu dönemin sonunda gökcisimlerinin hareketlerinin varoluşsal ve fiziksel tüm gerekçeleri makul bir seviyede açıklanmıştı. İlk devindiricinin ilahi müdahalesi ile hareketlerine başlayan gökcisimleri hareketlerini kusursuz bir biçimde sonsuza dek devam ettiriyorlardı [9].

45.7. Planisphaerivm Ptolemaicvm [10].

Göksel kürelerin hareketlerine atfedilen bu bozunmazlık ve ilahi özellikler sebebiyle gökcisimlerinin dünyasal özellikleri olamayacağı düşüncesi gelişti. Var olan tüm maddelerin ateş, su, toprak ve hava kökenli olduğuna inanılması sebebiyle gökcisimlerinin hepsinden farklı beşinci bir elementten - esir (ether) adlı bir maddeden - yaratıldıkları düşünülüyordu. Katı, sıvı veya gaz olarak tanımlanamayan esir ancak benzetmelerle betimlenebilirdi. Gezegenlerin yörüngelerini üst üste duran esirden yapılma kürelerin dışbükey ve içbükey çeperleri arasında oluşan boşlukların oluşturduğu düşünülüyordu. Gezegenler bu boşluklardan oluşan yörüngeler içerisinde ilerliyorlardı. En üst katman ise Latince bir terim olan firmament - kristalize olmuş ve buzlaşmış bir su tabakası gibi tarif edilen yapı - tarafından taşınıyordu. Bu küresel sınırın üstü ise tüm bu düzeneği yaratan ve işlemesini sağlayan ilahi kudrete aitti (45.8). Eski Ahit'in Yaradılış (Tekvin) bölümünün altıncı maddesinde bu yapı "suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye tarif edilmiştir [11].

45.8. Sema'yı resmeden 1377 tarihli bir çizim [12].

Takip eden yüzyıllarda gökyüzünün deneyimlenen yapısı metafiziksel kozmolojiyi ve insanların manevi dünyasını etkilemeye devam etmiştir. İslam coğrafyasının yetiştirmiş olduğu en dikkat çeken filozoflardan biri olan İbn-i Tufeyl (1106-1186) tarafından yazılan Hay bin Yakzan öyküsünde ıssız bir adada tek başına doğup büyüyen bir kimsenin hayatını belli bir düzene sokarak ruhani hakikate ulaşması anlatılır. Hakikat arayışına doğal yaşamı gözlemleyerek başlayan Hay bin Yakzan önce hayvanların ve bitkilerin yaşamlarını inceler. Hayvanların vahşi davranışlarını ve bitkilerin atıl duruşlarını ve ölümlülüklerini gözlemleyerek bir çözüm bulmayınca göklere, yıldızlara bakar. Tümünün belirli bir düzen içinde muntazam hareket ettiklerini gözlemler. Gökcisimleri saydam ve aydınlıktırlar. Üstelik bozulma ve değişmeye de uğramadıklarını düşünür. Böylece Hay, gök cisimlerinde cisimlikten arı bir varlık olduğunu ve bu sebeple daha üstün bir Ulu Varlık'ı anlayabilecek bir öze sahip olduklarını düşünür. İnsan da, bütün güçsüzlüğüne, dünyevi işlere şiddetle bağımlı ve bozulur cisimlerden olmak gibi eksik nitelikleri taşımasına karşın, Ulu Varlık'ı anlama arayışında olan bir öze sahiptir. Bu karşılaştırmayla gök cisimlerinin bu Ulu Varlık'ı bilmeye yetenekli bir öze sahip olmak konusunda insandan daha üstün ve hak sahibi olduklarını düşünür. Çünkü Hay'a göre gök cisimleri, bu varlığı bilir, sürekli ve edimsel müşahede ve teşbih içinde bulunurlar. Gök cisimlerinde, kendisini zaman zaman bu müşahededen ve teşbihten alıkoyan doğal engel ve ilişkilerin benzerleri yoktur [13]. Nitekim, İslam dininde gökcisimlerinin manevi dünyamız ile olan ilişkisi İsra suresi 44. ayette "Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O'nu teşbih ederler. Onu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız" diye tanımlanmıştır.

45.9. Zekeriyya bin Muhammed el-Kazvani'nin göksel küreleri betimleyişi [14].

Hay, uykusunu, hareketlerini, beslenmesini ve tüm davranışlarını göksel kürelerin hareketlerine göre bir düzene sokarak varoluşu kavramaya ve hayatını anlamlandırmaya kendini adar. Düzenli olarak gerçekleştirdiği meditasyonlarla gök katmanlarında yükselir ve ötesinde hiçbir cisim bulunmayan en yüce gök katında maddeden arınmış bir öze ulaşır. Bu öz, gerçek ve bir olan Öz'ün kendisi olmadığı gibi, göğün kendisi de değildir. Fakat başka bir şey de değildir. En yüce gök katının aşkın özü, yüce ve Ulu Varlık'ın özünü müşahede eder. Sonra en yüce gök katının altındaki sabit yıldızlar katında da maddeden aşkın bir öz görür. Hay bin Yakzan, yukarıdan aşağı doğru, bütün gök katlarını müşahede ederek bütün parçalarıyla Ay katı içinde bulunan oluş ve bozuluş dünyasına kadar gelir. Oluş ve bozuluş dünyasına özgü olan bu öz, çalkalanan bir suda görülen Güneş'in sureti gibidir. Bu suret, yukarıdan aşağı doğru sıralanan aynalar düzeneği içinde, Güneş'in karşısındaki ilk aynadan başlayan yansımanın sona erdiği son aynadan suya yansıması gibidir [13]. Bu tasvir ile Hay bin Yakzan'ın öyküsü Platon'un Mağarasındaki mahpusların iyi ideasını temsil eden Güneş'e ulaşmak için esir oldukları mağaradan adım adım dışarıya çıkıp günışığına ulaşmalarına oldukça benzer (45.9).

45.10. Tusi çiftinin matematiksel tanımı [15].

Ayrıca Hay bin Yakzan öyküsünde iki karaktere daha yer verilmiştir; Absal ve Salaman. Absal, öykünün sonlarına doğru inzivaya çekilerek ibadet etmek için Hay'ın adasına gelen bir Müslümandır. Salaman ise Absal'ın terk etmiş olduğu anayurdunun zalim kralıdır. Öykünün ezoterik anlamını araştıran filozof Nasir al-Din al-Tusi (1201-1274) Salaman ve Absal isimlerinin rastgele seçilmiş olamayacağını düşündü. Huneyn bin Ishak (809-873) ve İbn-i Sina (980-1037) tarafından yazılmış başka öykülerde de Salaman ve Absal isimlerine ulaştı. Bu öykülerde iki ismin farklı anlamlar taşıdığını fark etti. Ayrıca bu öykülerde Salaman'ın bir kral, Absal'ın ise onun kardeşi olarak aktarılması eski ahitte yer alan Kral Süleyman ve kardeşi Abşalom'u andırıyordu. Huneyn'in Salaman ve Absal öyküsünde yer alan ipuçlarını değerlendiren Nasir al-Din Tusi, bu eserin Yunancadan çevrilmiş olabileceği sonucuna vardı [16]. Aslına bakılırsa tüm bu kozmogoni birbiriyle ilişkili ve sürekliliği olan bir yapıyı sergiliyordu. Tusi, bir bilim adamı olarak cevabı göklerde aramaya karar verdi. Ptolemaios'un ekuantlarına (punctum aequans) ihtiyaç duymaksızın gezegenlerin (özellikle Merkür'ün) düzensiz hareketlerini gözlendikleri gibi tasvir edebilen matematiksel bir modeli (Tusi Çifti) Al-Tadhkira adlı eserinde ispatladı. Tusi çifti, gezegenlerin düzensiz hareketlerini açıklamaya yarayan ilmek yörüngesinin (epicycle) merkezinden gezegenin asli yörüngesine (deferent) sabit bir uzaklığı bulunması gerektiğini, asli yörünge merkezinden uzayan yarıçapın ilmek (epicycle) yerötesi (apogee) ile kesişmesi gerektiğini geometrik olarak göstermiştir (45.10). Böylece, Tusi çifti ile Dünya tam olarak evrenin merkezine yerleştirilebiliyor, gezegenlerin ilmek yörüngeleri Dünya'yı merkeze alan bir yörünge etrafında dönebiliyordu [17].

45.11. Dante Alighieri göğün katlarında Cennet'e yükseliyor [18].

Nasir al-Din al Tusi'nin çalışmalarını yaptığı Maraga Rasathanesi o tarihlerde doğudan ve İber Yarımadası'ndan birçok astronomun ve öğrencinin ziyaret ettiği bir bilim merkezi haline gelmişti. Tusi'nin Tadhkira eseri bu coğrafyada oldukça tanınan bir kaynak olmuştu. Tadhkira'nın Rönesans'a kadar  Latinceye çevrildiğine dair bir delil hala bulunamadıysa da böylesine önemli bir eserdeki bilgilerin Avrupa'ya aktarıldığına hiç şüphe duyulmamaktadır. Nitekim, Fransız gökbilimci Nicole Oresme (1325-1382) Gökküre ve Yerküre Kitabı (Le Livre du Ciel et du Monde) adlı eserinde gezegenlerin hareketlerini tasvir etmek için Tusi Çifti'nden faydalanmıştır [19]. Oresme, eserinde Dünya'nın hem kendi etrafında hem de Güneş'in etrafında dönüyor olabileceğini dile getirmiştir. Fakat yaşadığı dönemin köklü inanç sistemine karşı elinde savunabileceği kanıtları olmadığı için Güneş merkezli bir sistem üzerinde ısrar edememiştir [20]. Nitekim, Avrupa da Doğu gibi hala dini otoritelerin etkisi altındaydı. Ortaçağın önde gelen şairlerinden İtalyan Dante Alighieri (1265-1321) dönemin felsefi ve edebi seviyesini mükemmel bir biçimde aktaran İlahi Komedya adlı destansı şiirinde çıktığı manevi bir yolculukta önce yerin alt katmanlarında bulunan Cehennemde ilerleyişini, sonra da göğün katlarında Cennete yükselişini anlatıyordu (45.11). Cehennemin kasvetli katmanlarında geçirdiği yolculukta Avrupa ve İtalya tarihi için olumsuz etkiye sahip figürlere rastlarken, göğün katmanlarında yaptığı Cennete yükseliş yürüyüşünde ise Dante için tarihte itibar sahibi olan kişilere rastlıyordu [21]. Dante'nin İlahi Komedyası da Platon'un mağarası ve İbn-i Tufeyl'in Hay bin Yakzan öyküsü gibi Dünya'nın evrenin merkezinde olduğu bir kozmolojinin felsefi öğretisini takip ediyordu.

45.12. Copernicus'un Tusi Çifti anlatımı [22].

İstanbul'un 1453 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmesinden sonra Avrupa devletleri üzerindeki Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu tehdidi ve Hristiyanlık üzerindeki Ortodoksluk ikilemi ortadan kalktı. Katolik Hıristiyanlık tüm Avrupa'da mutlak bir hakimiyet kazandı. Kutsal Roma İmparatorluğunun hükümdarlığı için Habsburg Hanedanı ve Fransa arasında çetin savaşlar dönemi başladı. 1519'da Kutsal Roma İmparatorluğu tacı için Habsburg Hanedanının varisi V. Charles ve Fransa Kralı I. François aday oldular. Kutsal Roma İmparatoru unvanına sahip olan her kim olursa, hem Eski Dünya'nın, hem de 1492 yılında keşfedilen Amerika kıtasının hakimiyetini elinde tutma şansına erişecekti. Osmanlı ve Fransa arasında kurulacak bir ittifak François'nın elini güçlendirebilir ve V. Charles'a karşı bir zafer elde etmesini sağlayabilirdi. François,   1536 yılında V. Charles'a karşı Fransızlar ve Osmanlı İmparatorluğunun bir ittifak oluşturması için elçisi Jean de la Forêt'yi Kanuni Sultan Süleyman'ın (1494-1566) huzuruna gönderdi [23]. Fransızların eliçisi Jean de la Forêt İstanbul'a yaptığı bu seyahatte yanına Arapça, İbranice, Latince ve Yunancaya ileri seviyede hakim, tarih bilgisi çok kuvvetli ve bilime meraklı bir tercüman olan Guillaume Postel'i (1510-1581) almıştı. Postel'in görevi, İstanbul'da Osmanlı tarafından muhafaza edilen, antik bilimsel kaynakları bulmak ve Fransa'ya götürmekti. Osmanlı bürokrasisi Postel'e hiçbir zorluk çıkarmadı ve istediği tüm antik eserler kendisine verildi. Fransa ve Osmanlı ittifakı I. François'nın İtalya'nın kuzeyinde, Flandr'da, V.Charles'a karşı savaşını kaybetmesi, Osmanlı donanmasının da İtalya'nın güneyinde Nice şehrinin kuşatmasında başarısız olması ile sona erdi. François taht mücadelesini kaybetti. Osmanlı İmparatorluğu ise hem Fransa ile hem de Avrupa ile ilişkilerini zedelemiş oldu. Postel ise İstanbul seyahatinden elde ettiği önemli bilimsel kaynaklarla beraber yurduna geri döndü. Bu bilimsel kaynakların arasında Nasir al-Din al-Tusi'nin Tusi Çifti'ni açıkladığı Tadhkira eseri de bulunuyordu [24]. Doğu ve Batı arasındaki bu ve benzeri kültürel alış-verişler Güneş merkezli bir evren teorisini oluşturmak için gereken teorik altyapıyı Avrupa'ya sağlamıştı. Güneş merkezli evren teorisini ispatladığı eseri Göksel Kürelerin Devinimi Üzerine'de (De Revolutionibus Orbium Coelestium) Nicolaus Copernicus (1473-1543), Tusi Çifti'nden yararlanıyordu (45.12).

45.13. Copernicus'un modelinde gezegenlerin düzensiz hareketleri.

Bir rivayete göre, Copernicus bir ömür emek verdiği kitabının baskıya hazır halini ölmeden hemen önce girdiği komadan uyanarak görmüş ve eserinin bitmiş halini görünce huzur içinde ölmüştür. En değersiz konularda bile gereğinden fazla düşünmüş olan filozofların Dünya'ya özgü mekanizmanın hareketlerine dair ortaya kesin bir şema koyamaması onu hayatı boyunca rahatsız etmişti. Bu yüzden ulaşabildiği ölçüde bütün geçmiş filozofların kitaplarını yeniden gözden geçirmeyi kendine bir görev bildi. Mısır, Antik Yunan, Antik Roma ve diğer antik devletlerin gökbilimcilerinin tuttukları kayıtları inceleyerek kendi içerisinde tutarlı bir evren modeli oluşturdu. Copernicus'un evren modelinde Güneş sabit yıldızlar küresinin merkezinde, gezegenler ise aynı düzlemde Güneş'in etrafında sabit hızlarla döndükleri yörüngeler üzerindedirler. Gezegenler, Güneş'e olan uzaklıklarına göre yakından uzağa Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn olarak dizilidir. Copernicus'un evren modeli gezegenlerin düzensiz hareketlerine de oldukça makul bir açıklama getirir (45.13). Böylece, Göksel Kürelerin Devinimi Üzerine yalnızca göksel düzenin hakikatini açıklamakla kalmamıştır; kendisinden sonraki bilimsel aydınlanmanın ve geleneğin zorlayıcı kabullerine karşı da sorgulayıcı aklın bir sembolü olmuştur [25].

45.14. Flammarion gravürü [26].

Göksel kürelerin devinim prensiplerinin gözlem ve geometrinin yardımları ile anlaşılması bir süre sonra Aydınlanma Çağı filozoflarına Firmamentum'un da sırlarının peki ala çözülebileceği fikrini vermiştir (45.14). Çıplak göze sabit görünen yıldızların, göksel kürelerin hareketlerine aykırı davranan kuyruklu yıldızların ve hareketli yıldızların (gezegenlerin) sırlarının anlaşılması ise teleskopun icadını beklemek durumundaydı. Öyle ki, Güneş bile o dönemde hala birçok sır barındırıyordu. Hay bin Yakzan öyküsünde olduğu gibi hala Dünya'nın ısısının, Güneş'in ısısından gelmediği savunuluyordu. Hay bin Yakzan öyküsünde Güneş'in kendisinde ısı olmadığı, ışığı alma yeteneğinin, yalnızca parlak ya da mat yoğun cisimlerde bulunduğu aktarılıyordu. Güneş'in yoğun bir cisim olmadığı, arkasını gösteren saydam ve yoğunluksuz bir cisim olduğu ifade ediliyordu [13]. Bu tasvirden, Güneş'in göksel küreler üzerinde konumlandırılmış ilahi bir boyuta açılan bir pencere gibi algılandığı anlaşılıyordu. Fakat teleskopun icadı ve Christoph Scheiner, Galileo Galilei ve çağdaşlarının gözlemleri ile Güneş lekelerinin ve Güneş patlamalarının gözlemlenmesi ile Güneş'in de bir gökcismi olduğu anlaşıldı. Aristoteles'in öğretileri üzerine kurulu kozmolojik öğretilerin geçerliliği böylece kalmadı [27]. Sayısız buluş ve gözlemden sonra gökcisimlerinin hareketleri ve evrenin yapısı üzerine ardı ardına keşifler yapıldı. Roger Cotes  1713 yılında Newton'un başyapıtı olan ve modern fiziğin temellerini oluşturan Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri kitabının ön sözüne "Durağan yıldızların cisimlerinin ağır olmadıkları çünkü yerçekimlerinin henüz gözlemlenmediği söylenecek olursa, aynı nedenle ne uzamlı ne devinebilir ne de içine-işlenemez oldukları çünkü durağan yıldızların bu özelliklerinin de henüz gözlemlenmediği söylenebilir!" diye yazmıştı [28].

45.15. Horus'un Gözü [29].

En nihayetinde, Anaksimandros'tan Dante'ye, Antik Mısır Tanrısı Horus'tan Aydınlanma Devrine kadar aktarılan Güneş'in temsil ettiği değerler 18. yüzyıl İngiliz filozofu Jeremy Bentham (1748-1832) ile yepyeni bir anlam kazandı (45.15). Platon'un mağarasındaki esaretlerinden kurtulmak için ışığın kaynağına bakması gereken mahpusların aksine, Bentham'ın dairesel hapishanesi Panoptikon'un merkezinde bir kule bulunuyor ve mahpuslara bu kulenin aynalarından bir ışık yansıyordu. Mahpuslar kuleye ne kadar bakarlarsa baksınlar, asla orada bir gardiyan olup olmadığını göremiyorlardı. Böylece bu hapishanede kulede bir gardiyan bulunmasa bile mahpuslar her daim izlendiklerini düşünüyor ve kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalıyorlardı [30]. Artık filozofların derdi mahpusları zincirlerinden kurtarmak değil, onları hücrelerinde uslu tutmak olmuştu.

KAYNAKÇA

[1]  GPN-2000-001138, NASA, Apollo 17: Harrison Schmitt & Ron Evans, 1967-07-12.

[2]  Naddaf, G., "On the Origin of Anaximander's Cosmological Model", Journal of the History of Ideas, Vol. 59, No. 1, pp. 1-28, 1998.

[3] Couprie, D., "The Visualization of Anaximander's Universe", Aperion, A Journal for Ancient Philosophy and Science, Vol. 28, No. 3, pp. 159-181, 1995.

[4] Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009.

[5] Jan Saenredam, Plato's Allegory of the Cave, 1604.

[6] Johannes Kepler, Astronomia Nova Aitologetos, Sev Physica Coelestis, tradita commentariis De Motibvs Stellae Martis, Ex observationibus G.V. Tychonis Brahe, 1609.

[7] Kahn, C.H., "On Early Greek Astronomy", The Journal of Hellenic Studies, Vol. 90, pp. 99-116, 1970.

[8] Goldstein, B.R., "Copernicus and the Origin of His Heliocentric System", Journal for the History of Astronomy, Vol. 33, pp. 219-235, 2002.

[9] Riley, M.T., "Ptolemy's Use of His Predecessors' Data", Transactions of the American Philological Association, Vol. 125, pp. 221-250, 1995.

[10] Andreas Cellarius, Planisphaerivm Ptolemaicvm, Siva Machina Orbivm ex Hypthesi Ptolemaica in Plano Disposita, 1661.

[11] Grant, E., "Celestial Orbs in Latin Middle Ages", ISIS, Vol. 78, pp. 153-173, 1987.

[12] Nicole Oresme, Le livre du Ciel et du Monde, BnF, Manuscrits, Fr. 565, fo69, Paris, 1377.

[13] İbn Sina / İbn Tufeyl, Hay bin Yakzan, Yapı Kredi Yayınları, 2012.

[14] Ashmolean Museum, Zakariya ibn Muhammad al-Qazwini: The Wonders of Creation and the Oddities of Existence (1203-1283), University of Oxford, EA1978.2573, 1978.

[15] Library of Congress Vatican Exhibit, Greek Astronomy, Image ID: Vat. ar. 319 fol. 28 verso math19 NS.15.

[16]  Dehghan, I., "Jami's Salaman and Absal", Journal of Near Eastern Studies, Vol. 30, No. 2, pp. 118-126, 1971.

[17] Ragep, J., "Copernicus and His Islamic Predecessors: Some Historical Remarks", History of Science, 45, pp. 65-81, 2007.

[18] Gustave Doré, Rings of Glowing Souls, 1868.

[19] Kren, C., "The Rolling Device of Nasir al-Din al-Tusi in the De spera of Nicole Oresme?", Isis, Vol. 62, No. 4, pp. 490-498, 1971.

[20] Clagett, M., "Some General Aspects of Physics in the Middle Ages", Isis, Vol. 39, No. 1/2, pp. 29-44, 1948.

[21] Dante Alighieri, İlahi Komedya, Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık, 1998.

[22] Nicolaus Copernicus, De Revolutionibus Orbium Coelestium, Libri VI, Hennepetrina, 1565.

[23] Halil İnalcık, Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı: Devlet, Kanun, Diplomasi, Timaş Yayınları, 2011.

[24] Saliba, G., "Arabic Science in Sixteenth-Century Europe: Guillaume Postel (1510-1581) and Arabic Astronomy", Suhayl, Vol. 7, pp. 115-164, 2007.

[25] Nicolaus Copernicus, Göksel Kürelerin Devinimi Üzerine, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.

[26] Camille Flammarion, L'Atmosphere: Meteorologie Populaire, Hachette, 1888.

[27] Galileo Galilei, İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

[28] Isaac Newton, Mathematical Principles of Natural Philosophy, Vol. 1, No. 1, HD. Symonds, 1803.

[29] Eye of Horus, Robert Harding/National Geographic Society, 2008.

[30] Pertuiset, N., "The Floating Eye", Journal of Architectural Education, Vol. 43, No. 2, pp. 7-13 1990.