21 Ocak 2014 Salı

38) Rosetta'nın uyanışı

Tarih 20 Ocak 2014'ü, saatler UTC 09:00'ı gösteriyordu. ESA (Avrupa Uzay Ajansı) görev takip merkezinde olağanüstü bir sevinç hakimdi. Onlarca mühendis, önlerindeki monitörlerin etrafında kümelenmiş birbirlerine sarılıyor, ortalığa sevinç nidaları saçıyordu.

Coşkunun sebebi Rosetta uzay aracının başarılı bir şekilde uyandırıldığının anlaşılmasıydı. Peki uyandırılmaktan kasıt neydi? Bir uzay aracı nasıl ve neden uyutulurdu? Rosetta uzay aracı da neyin nesiydi?


38.1. Rosetta'nın yolculuğu.

Tüm bu soruları bundan tam 10 yıl önce sormuş, ancak uzaydaki mesafelerin olağanüstü genişliği nedeniyle hem soruları hem de yanıtları unutmuştuk. 20 Ocak 2014, hepsini hatırlamamızı sağlayan tarih. 2004 yılında Rosetta isimli bir uzay aracı, Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı üzerinde araştırma yapmak için ESA tarafından uzaya fırlatılmıştı. Dünya ve Mars'ın çekim gücünden faydalanarak yönlendirilen Rosetta, son 2 buçuk yılı aşkın süredir uykudaydı. Yani, 8 Haziran 2011'de ana bilgisayarı ve ısıtıcıları hariç tüm elektronik sistemleri enerji tasarrufu yapması amacıyla devre dışı bırakılmıştı. 20 Ocak 2014 ise, Rosetta’nın uykudan uyandırıldığı ve Dünya’ya, ESA merkezine sorunsuz bir şekilde çalıştığına dair olumlu sinyaller gönderdiği tarih oldu. Eğer bir aksilik olmazsa Rosetta, Kasım 2014’te kuyrukluyıldıza varacak ve 10 Kasım tarihinde de Philae adlı iniş modülünü kuyrukluyıldızın yüzeyine bırakacak (38.1). Bu sayede bugüne kadar haklarında onlarca teori duyduğumuz, ancak hiçbirini yakından görme fırsatı bulamadığımız kuyrukluyıldızların yapılarına, atmosferlerine ve hareket esaslarına dair ayrıntılı bilgiler ve görüntüler elde edebileceğiz [1].
 

38.2. Britanya Müzesi'nde sergilenen Rosetta Taşı [2].
 
Peki bu keşif aracının adı neden Rosetta? Rosetta, adını antik Yunan ve Mısır medeniyetlerine ait yazıtların çözülmesinde kilit bir role sahip olmuş olan Rosetta Taşı'ndan alıyor (38.2). Napolyon güçlerinin Mısır’ı işgalinin ardından Fransız askerleri tarafından tesadüfen bulunan Rosetta Taşı, Antik Mısır’ın hiyeroglif yazıları ile antik Yunanca tercümelerini üzerinde barındırıyordu. Taşı inceleyen ünlü dil uzmanı Jean-François Champollion, o güne kadar ne anlama geldikleri hakkında ancak fikir yürütebildiğimiz hiyeroglif yazılarını tamamen çözerek Antik Mısır’ın tüm gizemlerine ulaşacak kapıyı araladı. Rosetta da bir bakıma aynı işlevi görecek ve bizlere belki de yaşamın kaynağı olan kuyrukluyıldızların gizemli dünyasının kapılarını aralayacak.

KAYNAKÇA

[1] Ferri, P., Accomazzo, A., Hubault, A., Lodiot, S., Pellon-Bailon, J., Porta, R., "Rosetta enters hibernation", Acta Astronautica, 79, pp. 124-130, 2012.

[2] The Rosetta Stone in the British Museum, Hans Willehaert, CC-BY-SA-3.0, 21 Kasım 2007.

20 Ocak 2014 Pazartesi

37) Marslıların Dünya'yı Ziyareti

Bundan 16 milyon yıl önce Mars gezegenine çarpan bir göktaşı gezegenin yüzeyinden bir kaya parçasının koparak uzay boşluğuna fırlamasına sebep oldu. Yüzeyden kopan bu kaya parçası Güneş'in yörüngesinde milyonlarca yıl dolandıktan sonra günümüzden 13000 yıl önce Antarktika'ya düştü. Nihayet, bir grup jeolog 1984 yılında Allan Hills bölgesinde dolaşırlarken bu kaya parçasına rastladılar. Bilim adamları bu kaya parçasına ALH84001 adını verdiler.
 
37.1. ALH84001 göktaşının elektron mikroskopu görüntüsü [1].
 
Yapılan incelemeler sonunda bu magmatik kaya parçasının üzerinde dairesel karbonatlara ve mikron-altı ölçekte hücremsi yapılara rastlandı (37.1). Fakat bilim insanları için elde ettikleri bu veriler Mars'ta hayat olup olmadığını söyleyebilmeleri için yeterli değildi. Önce hayatın ne olduğunu tanımlamak  ve bu biyo-belirteçleri (biomarker) sınıflandırmak - gerekiyordu. Bu yüzden bu düzenli şekillerin bir yaşam formuna ait olup olmadığı resmen söylenemedi [2].

37.2. Mars gezegeninin güney kutbunda bulunan buzullar [3].
 
Bu yüzden, Mars'ta bir zamanlar hayat vardıysa bile bu hayatın Dünya'daki hayat ile bir ilişkisi olup olmadığını şimdilik bilmiyoruz. Mars'taki hayatın Dünya'dakinden farklı bir yaratılışa sahip olup olmadığı ise ancak Mars'ta canlı organizmaların bulunması ve incelenmesi ile anlaşılacak. Eğer Marslı mikroorganizmaları bulmak istiyorsak öncelikle onları nerede aramamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Dünya'da keşfedilen en yaşlı organizmalara kutup buzullarının derinliklerinde rastlanmakta. Çünkü bu mikroorganizmalar ısıl ve radyasyon kaynaklı bozunuma uzun süreler maruz kalmıyorlar. Bu sebeple Mars'ın güney kutbunun bulunan ve Dünya'daki buzullara kıyasla çok daha yaşlı olan buzulların derinliklerinde Marslı hayatın bulunabileceğine dair bir umut var (37.2).
 
37.3. NASA tarafından test edilen bir yüzey delici [4].
 
Bu organizmalara ulaşabilmek için buzul yüzeyinin delinmesi gerekiyor. Mars'a delme operasyonu gerçekleştirebilen ve böylece buzulların derinlerinde bulunan organizmaları yüzeye çıkarabilecek keşif araçlarının gönderilmesi planlanıyor (37.3). Fakat böyle bir yüzey delme operasyonunu başarıyla yürütmek hiç de kolay değil. Yüzey delme işlemleri sırasında delicinin kontrollü ilerlemesi için bir sıvı kullanılır. Delme operasyonu sırasında hava yerine sıvı kullanıldığında ise biyolojik kirlenme (contamination) ihtimali artmaktadır. Eğer bu sıvı ile Dünyalı organizmalar da Mars'a taşınırsa hem bütün araştırma çöpe gider hem de hiç tanımadığımız bir ekosisteme zarar verebiliriz. Bu durumda, delicinin Mars'a steril ulaşması, yeterince derine inebiliyor olması ve ulaştığı organizmalara zarar vermemesi gerekiyor [5].
 
37.4. Mars'taki Curiosity keşif aracının örnek toplama kepçesi [6].

Aslında uzay operasyonlarında biyolojik ve kimyasal kirlenme üzerine epeyi tecrübe edinilmiş durumda. İlk uydunun Sovyetler Birliği tarafından 1957 yılında uzaya fırlatılmasıyla beraber uzayla ilgili uluslararası kanunlara ihtiyaç da doğdu. İlk başta ABD'de imzaya açılan ve daha sonra Birleşik Krallık ve Rusya'nın da katılımıyla 1967 yılında ortaklaşa imzalanan Dış Uzay Antlaşması (Outer Space Treaty) ile uzay çalışmalarının ilk hukuksal temelleri atıldı. Günümüzde bu antlaşma Türkiye dahil 127 ülke tarafından imzalanmış bulunmaktadır. İki senede bir toplanan Uzay Araştırmaları Komitesi (COSPAR) bu antlaşmaya dayanarak Gezegen Koruma (planetary protection) ilkelerini oluşturdu. Bu ilkelere göre Mars'a yapılacak görevlerde gezegene Dünya'dan taşınabilecek kimyasal gazların, organizmaların, sıvıların ve diğer çeşitli kirlilik kaynaklarının engellenmesi veya en az seviyede tutulması için izlenmesi gereken bazı kurallar tanımlanıyor. Mars'a gönderilen keşif araçlarının atmosfere saldıkları yakıt atıklarını ve beraberlerinde götürmüş olabilecekleri Dünya'ya ait tüm malzemenin miktarı hesaplanıyor ve kayıt altına alınıyor. Diğer taraftan, incelenen gökcismi üzerine de hassas bir biçimde bilgi edinilmeye çalışılıyor (37.4). Mars ve diğer gökcisimlerinin ekosistemlerinin anlaşılabilmesi ve en az hatayla bilimsel olarak çalışılabilmesi için bu bakir yapılarının mümkün mertebe muhafaza edilmeleri gerekiyor [7].



37.5. DNA sarmalının çekilen ilk fotografı [8].

Neyse ki tüm bu zorluklar karşısında başarılı olunabileceğine dair son on yılda çok önemli ve umut verici teknolojik gelişmeler yaşandı. İnsan Genom Projesi ile önce insan türüne has tüm genetik haritamız hakkında bilgi sahibi olduk. Diğer yandan Dünyamızı paylaştığımız diğer canlılar için de bu tip genetik harita çıkarma çalışmaları büyük bir hızla ilerledi. Bundan kısa bir süre sonra ise tüm genetik kodu laboratuvar ortamında yazılmış olan, kendi kendine üreyebilen ve tamamen insan yapımı ilk sentetik canlının yaratıldığı 2010 yılında duyuruldu. Bu, artık genetik kodun yalnızca okunmadığı, aynı zamanda yazılabildiği anlamına da geliyordu [9]. Bu sırada moleküler biyolojide bir başka önemli gelişme yaşandı, 2012 yılında ilk defa bir DNA çift sarmalının görseli elde edildi (37.5). Yalnızca genetik kodun işleyişi üzerine değil, yapısı üzerine de bilgimiz artmaya başladı [8].

Moleküler biyoloji alanında yaşanan tüm bu gelişmelerin sonucunda şimdi yeni bir ihtimalden bahsediliyor. İnsan genomunu kodlamayı başaran ve ilk sentetik canlının yaratılmasına öncülük eden Prof. Dr. Craig Venter, biyolojik bilginin dijital, dijital bilginin de biyolojik bilgiye çevrildiği bir çağa girdiğimizi müjdeledi. Buna göre, belki de fiziksel olarak Mars'tan hiçbir zaman organizmaları Dünya'ya getirmemize gerek kalmayacak. Çünkü Marslı organizmaların genetik bilgisi Mars'a gönderilen bir keşif aracı tarafından okunabilir. Bu kod bilgisi radyo sinyali olarak Dünya'ya gönderilebilir ve beş dakika içinde Marslı organizmalar Dünya'da bir laboratuvar ortamında yaratılabilir [9]. Baş döndürücü gelişmeler, öyle değil mi?
 
37.6. Yörüngeler ve yaşanabilir bölge.
 
Bir zamanlar yaşanabilir bölgede Mars mı bulunuyordu? Bunu şimdilik bilmiyoruz. Bazen Güneş'in çekim kuvvetini bir süreliğine azaltan bir etkenin Güneş'in yörüngesindeki tüm gezegenlerin yörüngelerinden kopmalarına ve Güneş'ten uzaklaşmalarına sebep olmuş olabileceğini düşünürüm (37.6). Belki de Dünya'daki hayatı Mars'taki hayatın son bulmasına sebep olan böyle bir felakete borçluyuzdur. Belki bir gün Dünya da Mars ile aynı kaderi paylaşır ve bizlerin şimdilik hayat diye tanımladığı düzen Venüs'te yeşerir. Ama hepsinden önemlisi, belki de bizler daha hayatın ne olduğunu bile doğru tanımlayamıyoruz.

KAYNAKÇA

[1] Structures on ALH84001, NASA, 1996.

[2] Des Marais, D.J., Walter, M.R., "Astrobiology: Exploring the Origins, Evolution, and Distribution of Life in the Universe", Annual Review of Ecology and Systematics, Vol. 30, pp. 397-420, 1999.

[3] PIA02393: South Polar Cap, NASA/JPL/MSSS, 2000-04-29.


[5] Smith, H.D., McKay, C.P., "Drilling in ancient permafrost on Mars for evidence of a second genesis of life", Planetary and Space Science, Vol. 53, pp. 1302-1308, 2005.
 
[6] First Curiosity Drilling Sample in the Scoop, NASA/JPL-Caltech/MSSS, 2013-02-20.
 
[7] Debus, A., "Estimation and assessment of Mars contamination", Advances in Space Research, Vol. 35, pp. 1648 -1653, 2005.

[8] Gentile, F., Moretti, M., Limongi, T., Falqui, A., Bertoni, G., Scarpellini, A., Santoriello, S., Maragliano, L., Zaccaria, R.P., di Fabrizio, E., "Direct Imaging of DNA Fibers: The Visage of Double Helix", Nano Lett, 12, pp. 6453-6458, 2012.
 
[9] Venter, J.C., Life at the Speed of Light: From the Double Helix to the Dawn of Digital Life, Little Brown, Great Britain, London, 2013.

13 Ocak 2014 Pazartesi

36) Marmara Denizi Üzerinde Samanyolu

Fotografçılık ile yarı-profesyonel olarak ilgilenmeye başlayan kuzenimle bir gökyüzü gözlem gecesi tertiplemeye karar verdik. Buluşmamıza fotografçılıkla ilgili teşekküllü bir ekipman getirdi. Sırtlamış olduğu bir düzine çantanın içinden işimize yarayacak olan bir fotograf makinesini, bir tripodu ve iki de lensi yanımıza aldık.

36.1. Çektiğimiz Marmara Denizi Üzerinde Samanyolu fotografı.

Bulunduğumuz yerde ışık kirliliğinin en az olduğu yer sahildi. Neticede hala denizin üstüne bina ve yol yapılamıyor! Çıplak gözle görülmeyen Samanyolu çektiğimiz uzun poz süreli fotograflarda oldukça güzel görünüyordu (36.1). Bu fotografla ilgili teknik bilgileri Tablo 36.A'da veriyorum.  Konumumuzu değiştirip birkaç yakın plan Samanyolu fotografı da çektik (36.2). Her zaman olduğu gibi asıl problemimiz gene ışık kirliliği oldu. Çektiğimiz bu fotografla ilgili bilgileri de aşağıda verilen Tablo 36.B'de inceleyebilirsiniz.

36.2. Çektiğimiz Yakın Plan Samanyolu fotografı.

Fotografların temel renk düzeyleri ile Paint.NET yazılımı ile biraz oynadık ve burada paylaştığımız sonuçları elde ettik. Kırmızı renk bileşeninin etkisini belli bir seviyenin altına indirdiğimizde ise görselde bazı detaylar kayboluyordu. Işık kirliliğinin fotograflar üzerindeki etkisinin önüne şimdilik bu kadar geçebildik.

Tablo 36.A. Marmara Denizi Üzerinde Samanyolu fotografı bilgileri.
 
Tablo 36.B. Yakın Plan Samanyolu fotografı bilgileri.

6 Ocak 2014 Pazartesi

35) Satürn'ün Hikayesi

İki sene önce yazın çektiğim Satürn fotografı ile geçtiğimiz yaz (15.07.2013 tarihinde) çektiğim Satürn fotografının bir kıyaslamasını yaptım (35.1). Hem hava koşullarının daha uygun olması, hem de sanıyorum teleskopun takip mekanizmasını bu sene daha iyi kurabildiğim için daha net bir görüntü elde ettim.

35.1. Bir sene arayla çektiğim Satürn fotografları.

Fotograflarda Satürn'ün halkasının yüzeyi yeni fotografta daha az görülüyor. Yeni fotografta halka yüzeyi neredeyse bir çizgi gibi gözüküyor. Oysa geçen sene çektiğim fotografta halka gezegenin kutuplarına kadar uzanıyor. Muhtemelen geçen sene fotografı çektiğim sırada Satürn Dünya'nın dönüş ekseni ile daha büyük bir açı yapıyordu. Benden önce de birçok kişi bu tür gözlemler yapmışlardı ama asıl merak ettiğim şey ilk gözlemcilerin bu durum ile nasıl yüzleştikleriydi.

35.2. Galileo Galilei'nin 1616 tarihli Satürn çizimi [1].

Satürn, ilk kez Galileo Galilei tarafından gökcisimlerinin kusursuz küreler olduğuna inanılan bir zamanda gözlemlenmişti. Kendinizi Galileo'nun yerine koysanıza, teleskopunuzun başına her geçtiğinizde yeni ve sıradışı bir şey keşfediyorsunuz! Ay'a baktığınızda kusursuz kristal bir küre görmek yerine dağlar, vadiler, kraterler keşfediyorsunuz. Güneş'e baktığınızda Güneş'in üzerinde karanlık lekeler görüyorsunuz. Teleskopunuzu yıldız takımlarına çevirdiğinizde çıplak gözle görünenden çok daha fazla yıldızı görebildiğinizi fark ediyorsunuz. Jüpiter'e baktığınızda onun da etrafında dönen uyduları olduğunu görüyorsunuz. Satürn'e baktığınızda ise diğer tüm gökcisimlerinden daha farklı, daha tuhaf bir objeyle karşılaşıyorsunuz. Diğer tüm gökcisimleri yalın küreler gibi gözükürlerken Satürn'ün etrafında tuhaf bir şekil olduğunu görüyorsunuz (35.2).

Galileo çok önemli bir keşifte bulunduğunu anlamıştı. Keşfi ilk yapanın kendisi olduğunu belgelemek için ünlü Alman astronom Kepler'e ve Roma'da bulunan Collegio Romano'nun Cizvit alimlerine şifreli bir mektup gönderdi. Bu mesajda "en uzaktaki gezegenin üçlü bir şekli olduğunu gözlemledim" diyordu. Satürn'ün bir halkası olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti [2]. Galileo'nun kullandığı teleskopların bir içbükey oküler lensi ve bir dışbükey objektif lensi vardı. En iyi teleskopu otuz kat büyütme gücüne sahipti ve bu yetersiz teçhizat ile Galileo'nun Satürn'ün gerçek şeklini görmesi aslında mümkün değildi (35.3).

35.3. Satürn'ün ilk teleskoplarla gözlemlenen bazı fazları [2].
 

İlk teleskoplarla yapılan gözlemler birçok gözlemci tarafından şüpheli bulunuyordu. Kepler, iki dışbükey lens kullanarak görüş alanını büyütmüştü fakat bu bile açısal ve kromatik gözlem sorunlarının önüne geçmeye yetmiyordu. Teleskopun insan gözünü yanılttığını savunanlar çıkmıştı. Çıplak göze tek görünen yıldızların teleskopla çift gözükmesi veya Venüs'ün Güneş'in önünde bulunduğu dönemlerde teleskopla bakan birine hilal şeklinde gözükürken çıplak gözle bu farkın algılanamaması bazı teleskop karşıtı astronomlar tarafından eleştiriliyordu. Teleskopun bir tek gözlemde bile yanıltıcı bir sonuç veriyor olması demek, diğer tüm gözlemlerin de geçerliliğini kaybetmesi anlamına gelebilirdi [3].

35.4. Satürn'ün fazlarını açıklayan bir çizim [2].


Lehistan-Litvanya Birliği'nde yaşamış Gdansk şehrinin belediye başkanı olan Johannes Hevelius aynı zamanda bir bilim adamıydı. "Satürn'ün Gerçek Görünümü Üzerine" adlı eserinde Satürn'ün tuhaf görünümüne bir açıklama getiriyordu.  Hevelius'a göre Satürn'ün elipsoit bir biçimi vardı ve kutup yüzeylerinden iki tane hilale bağlıydı. Satürn, Güneş'in etrafında yaptığı yolculuğu boyunca otuz senelik bir döngü içinde kendi merkezinin dışında olan bir noktanın etrafında yuvarlanıyordu. Böylece Satürn'ün teleskopla gözlemlenen tüm tuhaf şekilleri açıklanabiliyordu [4]. Aynı dönemlerde diğer astronomlar da Satürn'ün Güneş'in etrafında yaptığı yolculuğa ve Dünya'nın konumuna bağlı olarak farklı fazların görünümleri üzerine araştırmalarına devam ediyorlardı (35.4).

 35.5. Systema Saturnia'da bulunan Satürn tasviri [5].

Satürn, 1656'nın ilk günlerinde uzantıları olmadan görülüyordu. Tam da o günlerde Christiaan Huygens, yedi metre uzunluğunda ve altmış milimetre açıklık çapına sahip bir teleskop yapmıştı. Bu teleskop sac demirden imal edilmişti. İki adet dışbükey lense sahipti ve görüntüyü yüz kat büyütüyordu. Aynı senenin Ekim ayında Satürn'ün halkası yeniden gözüktü. Huygens, bu teleskopla yaptığı gözlemler sonucunda Satürn'ün gövdesine hiçbir noktada temas etmeyen, katı ve sürekli bir halkaya sahip olduğu tezini öne sürdü (35.5). Huygens, ayrıca Mart ayında Satürn'ün uydusu Titan'ı da gözlemlemeyi başaran ilk kişi olmuştu [4,5].
 
 
 35.6. Cassini uzay sondası ile çekilmiş bir fotograf [6].
 
Uzaya gönderilen ve veri toplamaya yarayan robotik uzay araçlarının yardımı ile artık Satürn'ün halkasının sürekli bir cisim olmadığı, halkanın, boyutları mikrometreden metrelere kadar değişen kaya ve buzlaşmış su parçacıklarından oluştuğu biliniyor. Satürn günümüzde hala insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. Cassini uzay sondası tarafından çekilen bu fotoğrafta Satürn'ün bir başka eşsiz özelliği olan Altıgen (Heksagon)  kutup jeti görülüyor (35.6).
 
35.7. Laboratuvar ortamında elde edilen Heksagon [7].
 
İlk defa 1988 yılında Voyager uzay aracı ile görüntülenen bu kutup jeti birkaç sene önce laboratuvar ortamında modellendi (35.7). Satürn'ün atmosferinde gerçekleşen akımların barotropik kararsızlığının bir dengeye ulaşmasının sonucu olarak bu şeklin oluştuğu anlaşıldı [7]. Satürn'ün halkası ve kutup jeti kainatın uzun ve kaotik hikayesinin içinde rastgele meydana gelen düzenli fiziksel fenomenlere birer örnek olarak verilebilir.

KAYNAKÇA

[1] Galilei, G., Opere, vol. XII, p. 276.

[2] Huygens, C., Oeuvres Complètes de Christiaan Huygens (1888), The Hague: Martinus Nijhoff, 1925.

[3] Brown, H.I., "Galileo on the Telescope and the Eye", Journal of the History of Ideas, Vol. 46, No. 4, pp. 487-501, 1985.

[4] Shapely, D., "Pre-Huygenian observations of Saturn's ring", Isis, Vol. 40, No. 1, pp. 12-17, 1949.

[5] Chapman, A., "Christian Huygens (1629-1695): astronomer and mechanician", Endeavour, Vol. 19, No. 4, pp. 140-145, 1995.

[6] PIA17141: Saturn's Polar Jet, NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute, 2013-12-16.

[7] Aguiar, A.C.B., Read, P.L., Wordsworth, R.D., Salter, T., Yamazaki, Y.H., "A laboratory model of Saturn's North Polar Hexagon", Icarus, 206, pp. 755-763, 2010.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

34) İskoçya Edinburgh Kraliyet Gözlemevi Ziyaretim

Herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine. Yaz geldi, insanlar akın akın Bodrum'a, Çeşme'ye giderken ben İskoçya'ya, Edinburgh'ya gittim. Elbette işim gereği bu seyahati yapmak zorundaydım, fakat bu gezi fırsatını değerlendirmemek de olmazdı. Ufak bir tatili hak etmiştim. Bu sebeple şehirde gezip görebileceğim yerleri gitmeden önce uzun uzadıya araştırdım.

Edinburgh, hem çok köklü bir tarihe hem de çok zengin bir kültürel geçmişe sahip. Bir gün yolunuz bu şehre düşerse Castle Rock üzerinde bulunan Edinburgh Kalesi'ni, Chambers St. üzerinde bulunan İskoçya Ulusal Müzesi'ni (National Museum of Scotland), Prince St. sonunda bulunan Calton Tepesi'ni ve şehir merkezine yarım saatlik bir mesafede olan Rosslyn Şapeli'ni ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Buralarda, ortaçağda, Avrupa'yı saran bağnazlık ve şiddet dolu kargaşanın içerisinde akılcılık filizlenmiştir. Bu düşünce sisteminin nasıl bir kültürel ve toplumsal yapı içinde doğduğunu anlamak için İskoç aydınlanma tarihi bence bu yüzden araştırılmaya değerdir.
34.1. Calton Tepesi'ndeki eski rasathane.
İlk durağım Calton Tepesi oldu; 1775 yılında halkın kullanımına açılmış olan Britanya'nın ilk umumi parklarından biri. Coğrafi konumu ve yapısı sebebiyle tepeye tırmandığınızda tüm şehre hakim bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Parkın içerisinde Milli Anıt,  Nelson Anıtı, Dugald Stewart Anıtı, Robert Burns Anıtı gibi İskoçya tarihini ilgilendiren kişilere ve olaylara atfedilmiş olan önemli anıtlar yer alıyor.  Gene bu parkın içerisinde bulunan 18. yüzyıldan kalma eski rasathane günümüzde şehrin ışık kirliliği içinde kaldığı için kullanım dışı kalmış durumda (34.1).
34.2. Kraliyet Gözlemevi Edinburgh.
Calton Tepesi üzerinde bulunan eski rasathane işlevini kaybedince  yeni bir rasathanenin daha uygun atmosfer koşullarına sahip Blackford Tepesi'ne yapılmasına karar verilmiş. Blackford Tepesi'ne yapılmış olan Kraliyet Gözlemevi Edinburgh günümüzde hala işlevsel vaziyette ve önceden randevu almak kaydıyla ziyaretçilere de açık. Elbette Kraliyet Gözlemevi Edinburgh'yu ziyaret etmek planlarım dahilindeydi (34.2).

34.3. İskoçya'nın en büyük teleskopu.
Rasathaneye randevu saatinde ulaştığımızda daha önce mesajlaştığım Allan beni ve grubumu girişte bekliyordu. Astronomiyi oldukça seven biriydi ve işini büyük bir heyecanla yapıyordu. Turumuzda da bizlere rehberlik eden Allan, gözlemevinin Edinburgh'nun en iyi manzarasına sahip olduğunu iddia ediyordu. Gözlemevinin kubbesine çıktığımızda kendisine hak verdim. Manzara gerçekten muhteşemdi. Ne yazık ki hava oldukça bulutluydu ve gözlem yapma fırsatımız olmadı. Gene de bu ziyaret sayesinde İskoçya'nın en büyük teleskopunu görmüş oldum (34.3).

Bu teleskop ile toplanan ışık bir spektrograf ile frekanslarına ayrıştırılıyordu, böylece binlerce ışık yılı mesafede olan gökcisimlerinin ağırlıklı olarak hangi elementlerden oluştuğu hakkında fikir sahibi olunabiliyordu. Günümüzde çok daha gelişmiş teleskoplara internet ağı sayesinde erişim olduğu için bu teleskopla pek çalışılmıyormuş.
34.4. İncelememize izin verilen göktaşı.
Ziyaretimizin geri kalanında bu rasathanede çekilmiş olan bazı astrofotografi negatiflerini inceledik. Hemen ardından bir uzman bizlere Güneş sistemi ve gezegenler üzerine ufak bir sunum yaptı. Son olarak ise göktaşları ile ilgili bir konferans dinledik. Konferansın sonunda ise gerçek bir göktaşına dokunma fırsatımız oldu (34.4). Bu göktaşı saf demirden oluşuyordu. Bu hacimde bir taş için oldukça ağırdı.

Temelde göktaşlarının iki farklı elementten oluşabileceğini ve üç tip göktaşına rastlandığını öğrendim; Demir, silikat veya her ikisinden içeren göktaşları. Tarih boyunca göktaşları insanlık için özel bir yere sahip olmuşlar. Korkunç bir gürültü eşliğinde alevler saçarak gökten düşen bu taş parçalarını görenler korku ve hayranlık duygularına kapılarak bu taşlara tapınmışlar.

Güney Kıbrıs'ta bulunan Paphos Venüs'ü ve Atina'da bulunan Pallas sureti Antik Yunan medeniyetinde kutsal sayılan göktaşlarına örnek veriliyor. Roma İmparatorluğu döneminde ise Efes'teki Artemis tapınağında bulunan bir taşa tapıldığı bilgisi mevcut. Frigya mitolojisinde Tanrıça Kibele'nin düşen bir göktaşı ile ilişkilendirildiği biliniyor [1]. Antik Yunan filozofu Cassius Maximus Tyrius, M.S. 150 yılında Mekkeli arapların inançları üzerine yazdığı inceleme yazısında ise "kime ibadet ettiklerini bilmiyorum ama bir taşa tapındıklarını gördüm" demiştir. Bundan yarım yüzyıl kadar sonra, yani M.S. 200 yılı civarında İskenderiyeli Klement de arapların bir taşa tapındıklarını yazmıştır [2]. Neredeyse tüm eski medeniyetlerde göktaşlarının gök kubbenin üzerinde bulunan Tanrısal alemden ulvi bir mesajı veya uyarıyı getirdiğine, bu taşların özel anlamları olabileceğine inanılmış.

Tatil seyahati denildiğinde limonatamı yudumlayarak güneşlenme düşüncesi her ne kadar daha çok aklıma yatsa da elde ettiğim sonuçtan memnunum. Umarım Edinburgh'da yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi yeterince aktarabilmişimdir.

KAYNAKÇA

[1] Farrington, O.C., "The Worship and Folk-Lore of Meteorites", The Journal of American Folklore, Vol. 13, No 50, pp. 199 - 208, 1900.

[2] Antoniadi, A.M., "On Ancient Meteorites, and on the Origin of the Crescent and Star Emblem", The Journal of the Royal Astronomical Society of Canada, Vol. 33, No 5, pp. 177 - 184, 1939.


1 Temmuz 2013 Pazartesi

33) Galata Kulesinde Bir Müneccimbaşı

Belirsizlikler endişelerimizin başlıca sebebidir. Bu yüzden olabildiğince belirsizliklerden kaçınırız. Mümkünse geleceği bilmek isteriz. Bunun için de tarih boyunca insanların elinden pek bir şey gelmemiştir. Akıl dışı yöntemlere başvurmak durumunda kalınmıştır. Astroloji, bu yöntemler arasında en çok bilinenidir.

Geçmişte astroloji ve simya ile ilgilenen kimselerin fikirlerine bu sebeplerle devlet yönetimlerinde bile önem verilirdi. Bu araştırmacıların geliştirdikleri mekanik aletler ve çözdükleri geometri problemlerinin bilimsel ve teknolojik ilerlemelere dolaylı olarak katkı sağlamış olduğunu kabul edebiliriz. Osmanlı İmparatorluğunda da bu tür saray görevlileri mevcuttu. Bu görevde bulunan kimselere müneccim denilirdi. Müneccimler doğa olaylarını gözlemleyerek gelecek hakkında kehanetlerde bulunurlardı.
 
Döneminin en büyük matematik ve mekanik dehalarından olan Takiyüddin Mehmed bin Marif, Sultan II. Selim tarafından 1571 yılında Osmanlı sarayında müneccimbaşı olarak göreve getirildi. Müneccimbaşı, sarayda görevli müneccimleri yöneten kişiye denilirdi. Müneccimbaşı Takiyüddin, gökyüzü gözlemlerine Galata Kulesi'nin üzerinde başladı. Bundan yalnızca üç yıl sonra, 1574 yılında Sultan II. Selim hayatını kaybetti ve yerine Sultan III. Murat geldi.


33.1. Şehinşahname'de yer alan İstanbul Rasathanesi minyatürü.
 
Müneccimbaşı Takiyuddin, yaptığı gözlem çalışmalarında yeni ve daha büyük enstrümanlar kullanmak istiyordu fakat Galata Kulesi bu iş için müsait değildi. Bu sebeple Sultan III. Murat'tan Tophane sırtlarında bir yere yeni bir rasathanenin yapılmasını talep etti. Bu isteği olumlu karşılandı ve tüm masrafları hazineden karşılanmak üzere yeni bir rasathanenin yapılmasına onay verildi. Yeni rasathanenin yapımı tamamlanana kadar Takiyüddin gözlem çalışmalarına Galata Kulesi üzerinde devam etti. Dar-ü'r Rasad-ül Cedid adı verilen İstanbul Rasathanesi 1577 yılında kullanıma açıldı (33.1).
 
33.2. Şecaatname'de yer alan 1577 tarihli kuyruklu yıldızın resmi.

Tam da bu tarihlerde bir kuyruklu yıldız, Hicri 985 Ramazan ayının ilk gününde, yani 12 Kasım 1577'de gökyüzünde görüldü (33.2). Bu kuyruklu yıldız tam 40 gün boyunca izlenebildi. Kuyruklu yıldız, Grek mitolojisinde Akrebi vurması ile önemli bir yer tutan Yay (Sagittarius) takımyıldızının üzerinde görülüyordu. Güneş o sırada Akrep yıldız takımının üzerinde bulunduğu için kuyruklu yıldızın kuyruğunun doğuya doğru uzanır bir şekli vardı [1]. Günümüzde, kuyruklu yıldızların Güneş'e yaklaştıkça, Güneş'ten kaynaklanan radyasyonun etkisiyle çekirdeğinden gaz ve toz saçıyor olduğu bilinmektedir. Böylece kuyruklu yıldızın kuyruğunun neden güneşe ters istikamette gözlendiği anlaşılmaktadır.
 
33.3. Gökcisimlerinin 12 Kasım 1577 tarihindeki temsili konumları.

Bu kuyruklu yıldıza Seb'ayi Nahisat ismi verildi [2]. Seb'ayi, kelime olarak yedi aşamalı kökeninden gelir ve gökyüzünü tarif eder, Nahisat ise yoldan çıkmış olan, uğursuz anlamındadır. Yani kuyruklu yıldıza alışagelen göksel düzenin dışında bir hareketi olduğunu ifade eden bir isim verilmiştir. Bu kuyruklu yıldızın ilk defa Yay takımyıldızı üzerinde gözlendiği, son günlerinde ise Kova takımyıldızına yaklaşarak kaybolduğu o tarihlerde kayıt altına alınmıştır (33.3).

Müneccimbaşı, tüm bu bilgileri değerlendirerek kuyruklu yıldızın imparatorluğu bekleyen güzel günleri müjdelediğini savunmuş, Safevi Devleti ile yapılacak savaşın kazanılacağının ve İran'ın fethedileceğinin kehanetlerini bildirmiştir.

Kuyruklu yıldızın görünmesinden sonra bu tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu için iki önemli olayın gerçekleştiği biliniyor:
  • 1578 yılı başlarında İstanbul'da gerçekleşen veba salgınında Kanuni Sultan Süleyman'ın o sırada 56 yaşında olan kızı Mihrimah Sultan da dahil olmak üzere birçok insanın hayatını kaybetmesi,
  • Osmanlılar ile Safeviler arasında 9 Ağustos 1578 yılında gerçekleşen Çıldır Meydan Savaşında Osmanlı ordusunun Safevilere karşı zafer kazanması.
 
Bu iki önemli olay, ve muhtemelen rasathanenin yıkılmasına kadar geçen iki sene içerisinde yaşanan ve toplumsal önemi olan diğer olaylar, iki karşı siyasi gruba karşıt kozlar veriyordu. O dönemde müneccimbaşı ve şeyhülislam arasında bir siyasi itibar mücadelesi yaşandığı düşünülüyor. Müneccimbaşı, savaş galibiyeti kehaneti ile itibar kazanmış olmalı. Buna karşılık rasathanenin faaliyete başlamasının hemen ardından veba salgınının gerçekleşmesi ise toplumu rasathaneye karşı huzursuz hissettirmiş olmalı.

Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendinin konuyla ilgili daha sonra yayınladığı fetva bu gerilime tuz biber ekti. Bu fetvada "İhrâc-ı rasad meş'um ve perde-i esrâr-ı felekiyeye küstahane ıttıla'a cür'et, vehâmet-i âkibeti meczumdur. Hiçbir mülkde mübaşeret olunmadı ki ma'mur iken harab ve bünyan-ı devleti zelzele-nâk-ı inkılâb olmaya" deniliyordu. Bu fetva ile şeyhülislamın devlet işlerinde hurafeler ile hareket edilmemesi gerektiğini hatırlattığı düşünülebilir, fakat bir diğer yandan bu fetvanın sebep olduğu düşünce sistemi ve rasathanenin yıkımı sebebiyle Osmanlı İmparatorluğunda astronomi biliminin ilerlemesi bir daha mümkün olmadı.

Sultan III. Murat, Şeyhülislam Şemsettin Efendinin tavsiyesiyle rasathanenin yıkılmasına onay verdi. Rasathanenin yıkımı için bölgenin asayiş sorumlusu Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa 1580 yılında görevlendirildi. Rasathane bir gecede yerle bir edildi. Sultan III. Murat, 1581 yılında eskiden rasathanenin bulunduğu bu araziyi Fransız Konsolosluğuna vermeyi uygun gördü. Rasathane yapısından geriye ise günümüze hiçbir şey kalmadı.

Her ne kadar müneccimbaşılık müessesesi 1924 yılında tamamen kaldırılana kadar devam etmiş ve toplamda 37 kişi bu görevde bulunmuşsa da, bu müessesenin ne o zamanlar ne sonrasında astronomiye veya bilime herhangi bir katkısı olmadı.

Aynı tarihlerde Danimarkalı astronom Tycho Brahe ve Kutsal Roma İmparatorluğunun Hırvat kökenli astronomu Thaddeus Nemicus da bu kuyruklu yıldızı gözlemlemişlerdir. Onların çalışmalarını devam ettiren diğer Avrupalı doğa bilimciler Avrupa'nın aydınlanma çağının başlamasına vesile olmuşlardır.

KAYNAKÇA

[1] Akgündüz, A., Öztürk, S., Ottoman History: Misperceptions and Truths, IUR Press, Istanbul, 2011.

[2] Menali, H., Ünver, A.S., "The Comet of 1577 and a Turkish-Ottoman Astronomer", International Comet Quarterly, Vol. 26, No 1, pp. 3-7, 2004.

29 Nisan 2013 Pazartesi

32) Astronomi Kulüpleri

Astronomi, şehir merkezlerinde yaşayan kimseler için zaman ayırması güç bir uğraştır. Ancak, kulüpler aracılığı ile bir araya gelen kimseler hem enstrüman, hem lojistik, hem de bilgi paylaşımı sorunlarının üstesinden gelebilirler. Birlikten kuvvet doğar.

Bu konuyla ilgili olarak The Astronomical League adında ABD'de faaliyet gösteren bir oluşumdan bahsetmek istiyorum (32.1.). Bünyesinde ABD'nin çeşitli eyaletlerinde faaliyet gösteren astronomi kulüplerini toplayan bir kuruluş. Nihai hedefi, başta amatör astronomiye olmak üzere toplumda astronomi bilimine ilgi uyandırmak. Amerika'da bulunan yerel astronomi kulüpleri bu oluşumun bir parçası olarak bu ortak ülkü için çalışmalarına devam ediyorlar. Bu organizasyonun çatısı altında astronomiye ilgi duyan kişilerin nasıl bir yol izlemeleri gerektiği konusunda yönlendirmede bulunuluyor ve astronomi bilimi ve felsefesi konusunda toplumsal boyutta sürekli bir gelişim sağlanmış oluyor.

32.1. Astronomical League amblemi.
 
Amatör gözlemcilerin kendilerini geliştirebilmeleri için teçhizata göre kulüpler (clubs by equipment needed) ve tecrübeye göre kulüpler (clubs by experience level) olarak iki farklı kulüp yapısına yönlendirmede bulunuluyor. Teçhizata göre sınıflandırılmış kulüplerde sahip olduğunuz dürbün, teleskop ve fotoğraf makinesine göre gözlem yapmanız, fotoğraf çekmeniz veya video kaydetmeniz bekleniyor. Tecrübeye göre sınıflandırılmış gözlemler ise yapılacak olan çalışmanın zorluğuna göre değişiyor. Başlangıç seviyesinde bir astronom için Ay'ın üzerindeki kraterleri gözlemlemesi görev olarak verilirken, ileri seviyedeki bir astronom için gözlemlenmesi zor olan bulutsuların fotoğraflarını çekmesi bekleniyor.

32.2. Galileo Galilei tarafından resmedilen Ay.
 
Astronomical League bünyesinde bulunan birçok çalışma grubundan biri de Galileo Programı. Bu programı tamamlamak isteyenlerin Galileo Galilei'nin (1564 - 1642) hayattayken yaptığı gözlemleri onun kullandığı enstrümanlara benzer enstrümanları kullanarak tekrarlaması bekleniyor. Örneğin, amatör bir gözlemcinin Ay'ın mükemmel bir küre olmadığını ve üzerinde dağların ve tepelerin bulunduğunu tıpkı Galileo'nun hayattayken yaptığı gibi bir teleskop yardımı ile gözlemleyerek ve karakalem çizimini yaparak ispat etmesi bekleniyor (32.2.). Yapılan çalışmayı ispat eden belgeler daha sonrasında programı yürüten komiteye gönderiliyor. Programın içeriğinde bulunan bütün görevler tamamlandığında ise gözlemciye programı tamamladığına dair resmi bir sertifika ve ödül olarak da tamamlanan programın amblemini taşıyan küçük bir rozet hediye ediliyor (32.3.). Galileo Programına benzer bir biçimde astronomi bilimine katkıda bulunmuş kişilerin yaptıkları çalışmaların tekrarlandığı birçok farklı program bulunuyor. Böylece gökyüzü gözlemcisi hem o tarihte kullanılan enstrümanları, hem de dönemin bilgi seviyesi ve inançları hakkında bilgi sahibi olmuş oluyor.

32.3. Herschel II programını tamamlayanlara verilen rozet.

Takip edilen bu çalışma programları sayesinde amatör astronom profesyonel astronomi gözlemleri gerçekleştirme konusunda ilerleme kaydediyor, astronomi ile sıkı bir ilişkisi olan tarih ve felsefe konularında derinlemesine bilgi ediniyor.

Ülkemizde astronomi kulüpleri genel olarak üniversitelerin bünyelerinde bulunuyor. Bildiğim kadarıyla hepsinin bağlı bulunduğu ortak bir kurum da mevcut değil. Şimdilik gözlem yapmaya fırsat bulduğumda hedeflerimi The Astronomical League içeriğinde bulunan programlardan seçiyorum. Dilerim bir gün ülkemizde bu tip çalışmalara yön veren bir organizasyon yapısına sahip oluruz.

Son olarak bence en mühim konu, astronomi bilimine duyulan ilgiyi bir başka disiplin ile birleştirmek. Farklı alanlarda çalışma yapan kimselerin astronomi biliminin çatısı altında toplanması ve katkıda bulunabilmeleri böyle mümkün olabilir. Mikrobiyoloji ile ilgilenen bir kimse gökcisimlerinin atmosfere girdiklerinde geçirdikleri kimyasal süreçlerle ilgilenirken, akışkanlar mekaniği ile ilgili bir kimse gezegenlerin kütlelerine göre iklim değişiklikleri ile ilgilenebilir. Bir fizikçi ile bir antropolog Güneş'in doğuşunu beraber izleyebilirler; fakat bu sıradan doğa olayında farklı şeyler görüp birbirleriyle paylaşırlar. Böylece yeni bir bilginin doğmasına öncülük ederler.