31 Mart 2014 Pazartesi

41) Güneş ve Astrofotografi

Bavyera'da bir gözlemci 1611 yılının Nisan ayında teleskopu ile Güneş'i inceliyordu. Bu ilk gözleminde Güneş'in üzerinde bazı lekelere rastladı ama bu durumu çok önemsemedi. Aynı yılın Ekim ayında gene Güneş'in üzerinde lekeler görünce bu defa lekelerin ya gözündeki bir rahatsızlıktan, ya teleskopunun lensindeki bir kusurdan, ya da bir çeşit atmosfer hareketinden kaynaklandığını düşündü. Bu üç hipotezi üzerine iyice kafa yordu. Akla yatkın bir açıklama bulmak zorundaydı. Lekeler gözündeki bir bozukluktan kaynaklanıyor olamazdı; başka gözlemciler tarafından da bu lekeler görülmüşlerdi. Görünen lekelere teleskopunun lensindeki bir kusur da sebep olamazdı; gözlemler sekiz farklı teleskop ile gerçekleştirilmişti. Atmosfer hareketleri de bu lekelerin müsebbibi olamazlardı; çünkü bu lekeler gün doğumundan gün batımına kadar Güneş'le hareket ediyorlardı; gün içerisinde Güneş'in üzerindeki konumları değişmiyordu ve Güneş ince bulutların arkasında kaldığında bile bu lekeler gözlenebiliyorlardı. Bu gözlemleri yapan kişi, Ingolstadt Üniversitesi'nde 1610 ile 1616 yılları arasında matematik profesörü olarak görev yapmış olan Christoph Scheiner (1575-1650) adında bir Cizvit rahibiydi [1].

41.1. Scheiner'in Güneş lekeleri çizimleri [2].

Scheiner, Augsburg'da yaşayan arkadaşı Mark Welser'e gözlem bulgularını detaylı çizimlerle aktaran üç mektup yazdı ve 1611 sonbaharında bu mektupları gönderdi. Gördüğü bu lekelerin Güneş'in yüzeyine yakın bir konumda bulunan uydu veya gezegenler olduklarına inanıyordu. Fakat ne yazık ki Scheiner'in çizimleri yeterince detaylı değillerdi. Çizimlerinde Güneş'in ölçeğini küçük tutması sebebiyle lekeler küçük noktalar gibi gözüküyorlardı (41.1). Welser, bu mektupların kopyalarını çıkardı ve Lincei Akademisi (Accademia dei Lincei) üyelerine ve Galileo Galilei'ye gönderdi. Galileo da bu lekeleri gözlemlemişti ve bu lekelerin uydu veya gezegen olamayacağını düşünüyordu. Eğer uydu veya gezegen olsalardı bu lekelerin periyodik olarak görünmeleri gerektiğini düşünüyordu. Scheiner ve Galileo Güneş lekeleri üzerine mektuplaşmaya başladılar [1].
 
41.2. Christoph Scheiner'in kullandığı helyoskop.
 
Galileo, Güneş'e doğrudan bakamayacağı için gözlemlerini ancak gün doğumu ve gün batımında, Güneş ışınlarının en zayıf olduğu zamanlarda gerçekleştiriyordu. Scheiner ise Güneş'i bütün gün gözlemleyebileceği bir yöntem geliştirmişti. Scheiner, göz merceğini devreden çıkararak Güneş'in görüntüsünü doğrudan bir yüzeye yansıtıyordu (41.2). Bu yöntemle Güneş'i olduğu gibi, ters-düz olmadan görebiliyordu. Çünkü mercekli (refracting) teleskopların hepsinde baktığınız objeleri baş-aşağı görürsünüz [3].
 
 
 
 41.3. Galileo'nun 25 Haziran 1612 Güneş lekeleri çizimi [4].

Galileo, Güneş lekelerinin Güneş'in yüzeyinde veya atmosferinde bulunan bulutsu oluşumlar olduklarını ispat etmek istiyordu. Scheiner'in Güneş'i bir yüzeye yansıtma tekniğini kullandı. Önce Güneş'in ne zaman hangi konumda olacağını hesapladı. Sonra Güneş'i daha önceden çizdiği bir dairenin üzerine denk gelecek şekilde bir kağıda yansıttı. Bu yöntemle lekelerin detaylı çizimlerini yapmayı başardı (41.3). Bir ay boyunca Güneş lekelerinin hareketlerini detaylı bir biçimde raporladı. Galileo'nun çizimleri Scheiner'in çizimlerine göre çok daha detaylıydı ve Güneş lekelerinin oluşum ve yok oluşlarını şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde ispat ediyorlardı [4].
 
41.4. NASA tarafından 2013'te fotografı çekilmiş Güneş lekeleri [5].
 
Artık Güneş lekeleri üzerine çok daha fazla bilgiye sahibiz. Güneş üzerindeki manyetik alanlar yer değiştirirken bazı bölgelerde basıncın yükselmesine sebep olurlar. Bu yüksek basınç alanlarının içerisinde sıcaklık düşer ve çevresi ile basınç dengesi tekrar sağlanmış olur. Sıcaklığı çevresine göre düşük olan bu alanlar bizlere siyah gözükürler. İşte bu alanlar Güneş lekeleridir. Günümüzde çok daha ileri teknolojiler kullanılarak bu lekeler gözlemlenmektedir (41.4).
 
41.5. Teleskop üzerinde Güneş filtresi.
 
Güneş'e özellikle bir teleskop ile bakmak oldukça tehlikeli. Çocukken bir büyüteçle deney yapma fırsatınız olduysa muhtemelen Güneş ışınlarını bir noktada odaklayarak bir yerleri yakmışsınızdır. Teleskop da temelde ışığı gözümüzde odakladığı için Güneş gibi kuvvetli bir kaynaktan gelen ışınlar saniyeler içerisinde bir gözü kör edebilir. Bu sebeple Güneş'i güvenli bir biçimde bir teleskop ile gözlemlemenin tek yolu bir Güneş filtresi kullanmaktır. Güneş filtreleri yüzeylerine gelen ışığın ancak yüz binde birinin geçmesine izin verirler. Ben de nihayet teleskopuma uygun çapta bir Güneş filtresi satın aldım. Filtreyi teleskopun gövdesine açıklık (aperture) tarafından yerleştirdim (41.5).

41.6. Çektiğim ilk Güneş fotografı.

İlk defa gündüz vakti teleskopumu kullanıyordum. Geceleri serin havayla, sineklerle ve böceklerle baş etmenin yollarını öğrenmiştim ama gündüz vakti Güneş'in alnında arı vızıltıları içinde gözlem yapmanın zorluğu bir başkaymış. Filtrenin gözümü Güneş ışınlarından ne kadar koruyacağını bilemediğim için doğrudan fotograf makinemi teleskopa bağlayarak gözleme başladım. Vizörde Güneş'i görünce odak ayarını yaptım ve ilk defa bir Güneş fotoğrafı çektim (41.6). Bu fotografta iki tane Güneş lekesi gözüküyor. Boyutları itibariyle Scheiner'in çizimlerindeki gibi küçük lekelerdi bunlar. Çektiğim bu fotograf ile ilgili teknik bilgileri aşağıda Tablo 41.A'da veriyorum. Güneş'e korkusuzca dakikalarca bakabilmekten büyük keyif aldım. Fakat hava o kadar sıcaktı ki gözlemimi bu fotografı çektikten birkaç dakika sonra bırakmak zorunda kaldım.
 
41.7. Hubble Uzay Teleskopu ile çekilmiş Mira fotografı [6].
 
Güneş'in fotografını çektikten sonra günlerce gökyüzünü süsleyen yıldızları düşündüm. Başka güneşler tepemizde dönüp duruyorlar fakat kendileri hakkında bizlere hiçbir şey anlatmıyorlardı. Yıldızlar bize o kadar uzaktır ki ne kadar güçlü bir teleskop kullanırsak kullanalım, göreceğimiz şey parlayan küçücük bir nokta olacaktır. Öyle ya, hiç doğrudan fotografı çekilmiş bir yıldız var mıydı? Evet! Ne mutlu ki birkaç tane vardı! Bunlardan biri Mira. Bize yaklaşık olarak 400 ışık yılı uzaklıkta bir kırmızı dev. Çapı, Güneş'imizin çapının 700 katı kadar. Bu da, eğer Mira bizim Güneş sistemimizin merkezinde bulunuyor olsaydı yüzeyinin Mars'ın yörüngesini aşacağı anlamına geliyor. Hubble Uzay Teleskopu tarafından çekilmiş olan bu fotografta Mira'nın küre şeklinde olmadığı anlaşılmış (41.7). Bize bu kadar uzaktaki bir gökcisminin fotografının çekilmiş olması gerçekten büyüleyici.
 
Tablo 41.A. Güneş fotografı bilgileri.
 
KAYNAKÇA
 
[1] Shea, W.R., "Galileo, Scheiner, and the Interpretation of Sunspots", Isis, Vol. 61, No. 4, pp. 498-519, 1970.
 
[2] Reeves, E., Van Halden, A., On Sunspots / Galileo Galilei & Christoph Scheiner, The University of Chicago Press, 2010.
 
[3] Van Helden, A., "The Telescope in the Seventeenth Century", Isis, Vol. 65, No. 1, pp. 38-58, 1974.
 
[4] Winkler, M.G., Van Helden, A.,  "Representing the Heavens: Galileo and Visual Astronomy", Isis, Vol. 83, No. 2, pp. 195-217, 1992.
 
[5] NASA's SDO Observes Fast-Growing Sunspot, NASA/SDO/AIA/HMI/Goddard Space Flight Center, 02.19.2013.
 
[6] Red Giant Star Mira's Football Shape, Margarita Karovska (Harvard-Smithsonian Center for Astrophysics) and NASA, 06.08.1997.

24 Mart 2014 Pazartesi

40) Ay Yıldız Üzerine


Milattan sonra 6. yüzyılda yaşamış olan dilbilimci Bizanslı Stephanus çok önemli bir tarihi olayı bizlere aktarır,
"Bizans'ın limanının adı Bosporyan'dır. Fakat yerliler buranın adını Fosforyon olarak telaffuz ederler. Çünkü Makedonyalı Filip kuşatma sırasında destek kuvvetlerini bir çukura konuşlandırmıştı ve buradan görünmeden destek alıyordu. Fosforlanan Hekate Makedonyalı Filip'in adamlarının yerini ortaya çıkardı."
Burada bahsi geçen Hekate bir Antik Yunan tanrıçasıdır ve Ay'ı simgeler. Kuşatmanın gerçekleştiği Bizans ise İstanbul'dur. Bizans şehrinin limanı olan Bosporyan günümüzde Bosphorus olarak kullanılmaya devam eder ve bu isim artık tüm Boğaz'ı ifade etmektedir. Kuşatmayı gerçekleştiren Makedonyalı II. Filip (MÖ 382-336) ise Antik Makedonya'nın kralıdır [1].

40.1. II. Filip'in ölümünde (MÖ 336) Makedonya Krallığı'nın haritası.
 
Makedonyalı II. Filip genç yaşta savaş taktikleri ve diplomasi üzerine eğitim görmüştür. Tarih derslerinden hafızamıza kazınan divide et impera (böl ve fethet) sözlerinin gerçek sahibi olduğu düşünülür. Makedonya'nın başına geçtikten sonra önemli Yunan yarımadası şehirlerini tek tek ele geçirmiştir. Son olarak güneyde bulunan Sparta'ya "Eğer sizinle yapacağım savaşı da kazanırsam sonsuza dek kölem olacaksınız!" diye mesaj göndermiştir. Bu tehdide Spartalıların cevabı ise çok kısa ama net olmuştur: "Eğer!..."

II. Filip, Sparta'yı ele geçiremeyeceğini anlayınca Spartalıları rahat bırakmış, bu defa gözlerini kuzeydoğuya,  Perinthos'a (Marmara Ereğlisi'ne) dikmiştir. Perinthos kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından II. Filip gene pes etmemiş, bu defa da Bizans şehrine bir kuşatma harekatı gerçekleştirmiştir (40.1).
 

40.2. Ay-yıldızlı 3. yüzyıldan kalma bir Bizans sikkesi [1].
 
II. Filip'in planı, gece karanlık bastırdığında askerlerini gizlice şehrin içine sokmaktır. Fakat bu harekatı gerçekleştirdiği sırada gökyüzünde yarımay ve Venüs'ün yan yana parlayacağını ve Ay ışığı yüzünden adamlarının yerinin ortaya çıkacağını tahmin edememiştir. Bizanslılar şehirlerini Filip'e karşı başarıyla savunmuş, neticede bu kuşatma da Filip için başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bizanslılar, bu astronomi olayı sayesinde şehirleri kurtulunca Tanrıça Hekate'yi ve Venüs'ü simgeleyen ay-yıldızlı bir sembolü benimsemişlerdir (40.2).

 40.3. Büyük İskender'in imparatorluğunu (MÖ 334-323) gösteren bir harita.
 
II. Filip Bizans kuşatmasının başındayken Makedonya'yı o sırada 17 yaşında olan oğlu III. Aleksandros (MÖ 356-323) yönetiyordu. II. Filip başarısız olan bu iki kuşatmanın ardından Yunan yarımadasında saygınlığını epeyi yitirdi. Nihayet Pers İmparatorluğu'na karşı savaş hazırlıkları yaparken bir suikasta kurban gitti ve tahta oğlu III. Aleksandros (Büyük İskender)  geçti. Büyük İskender, kral ilan edildikten yalnızca on sene sonra Makedonya'dan Hindistan'a kadar uzanan bir imparatorluk kurmayı başardı (40.3).
 
40.4. Savaş arabası üstünde Kibele kabartması [2].
 
Büyük İskender bu on sene içerisinde yoluna çıkan tüm şehirleri yalnızca fethetmemiş, aynı zamanda  Antik Yunan kültürünü bu şehirlere ve yeni kurduğu şehirlere taşımıştır [3]. Kuzey Afganistan'da bulunan Ai Khanoum şehri Büyük İskender tarafından kurulmuş bu şehirlerden yalnızca biridir. Ai Khanoum'da 1964-1978 yılları arasında Afganistan Fransız Arkeoloji Delegasyonu (DAFA) tarafından yapılan arkeoloji kazıları sırasında üzerinde ay-yıldız kabartması olan bir levha bulundu (40.4). Bu levha Büyük İskender'in ölümünden sonra kurulan Greko-Baktirya Krallığı (MÖ 256-125) dönemine aitti. Afganistan'da bulunan bu levhanın üzerinde ayrıca bir Anadolu tanrıçası olan Kibele ve Güneş Tanrısı Apollon'un figürleri vardı [2].
 
40.5. Antik Roma Cumhuriyeti'nin MÖ 44 tarihinde ulaştığı sınırlar.

Antik Yunan kültürü böylece çok kısa bir sürede batıda Makedonya'dan doğuda Afganistan'a, kuzeyde Fergana'dan güneyde Mısır'a kadar geniş bir alana yayılmıştı. Büyük İskender'in ölümünden sonra Balkanlar ve Anadolu'da  Antik Roma Cumhuriyeti hüküm sürmeye başladı (40.5). Roma iktidarı hakimiyeti altındaki topluluklara Romalı olma bilincini vermek için kendi mitolojisini dayattı. Bu dönemde Antik Yunan mitolojisi Romalılaştırılmıştır. Örneğin Yunan mitolojisinde savaş tanrısı olan Ares, Roma mitolojisinde Mars oldu. Fakat Roma mitolojisi de tıpkı Yunan mitolojisi gibi pagan köklere sahipti [4]. Bu pagan inançları temellerini doğa olaylarından, hayvanların yaşamlarından ve astronomi olaylarından alıyorlardı.
 
40.6. Baf'taki Afrodit Tapınağını gösteren bir sikke [5].
 
Bu inançlar uğruna insanlar tapınaklar ve büyük eserler yapacaklardı. Antik Roma Cumhuriyeti döneminde Güney Kıbrıs'ın Baf (Paphos) şehrinde inşa edilmiş olan Afrodit Tapınağı da işte böyle bir mabetti. Roma İmparatorluğu tarihçilerinden Publius Cornelius Tacitus (56-117) Baf'taki bu tapınağın içerisinde insan yapımı olmayan bir taşın muhafaza edildiğini yazıtlarında aktarmıştır [1]. Bu taş muhtemelen bu tür tapınaklarda sıkça rastlanan bir göktaşıydı. Nihayet 1998 yılında yapılan bir arkeolojik kazıda üzerinde bu tapınağı tasvir eden bir kabartma olan ve  MÖ 217 yılına ait bir sikke bulundu (40.6).

40.7. Baf'taki Afrodit Tapınağı'nın önden görünüşü [1].

Bulunan bu sikkenin üzerindeki kabartma Baf'taki Afrodit tapınağının neye benzediğine dair bir ipucu veriyordu. Afrodit tapınağı beklendiği üzere Antik Yunan tanrıçalarından Venüs'e adanmış işaretler taşıyordu. Mabedin tepesinde Venüs'ü simgeleyen bir ay-yıldız şekli vardı (40.7).
 
40.8. MS 460 yılında Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları sınırları.
 
Antik Roma Cumhuriyeti MÖ 130-30 yılları arasında politik ve ekonomik istikrarsızlık içerisine düştü. Çıkan iç savaşlar sonrasında rejim Sezar'ın diktatörlüğünde MÖ 44 yılında imparatorluğa dönüştü. İmparatorluk, bundan yaklaşık beş yüz yıl sonra Batı Roma "Latin" İmparatorluğu ve Doğu Roma "Bizans" İmparatorluğu  olarak ikiye bölündü (40.8). Batı Roma İmparatorluğu iki yüz yıl gibi kısa süre sonra sınırlarında hükmünü kaybetti, Bizans İmparatorluğu'nun ve Papalığın baskısı altında çöktü.
 
40.9. Büyük Selçuklu Devleti (1037-1194) haritası.
 
Aynı çağlarda, Orta Asya'da bulunan Göktürk Kağanlığının 6. yüzyılda son bulması ile Türklerin batıya doğru göçü başladı. Oğuz Türkleri, özellikle İran'ın kuzeyinde, Maveraünnehir'de ve Horasan'da yerleşik olarak yaşıyorlardı. Yerleşik bir dil olmadan gökbilime dayalı Türk mitolojisinin gelişmesi ve yöresel yerleşik ticaretin gerçekleşmesi mümkün olamazdı. Bu sebeplerle aslında Türkler göçebe değil, konar-göçer toplumsal bir yapıya sahiptiler. Türklerin bu topraklardan esas göçü 8. yüzyılda gerçekleşen Arap istilası ile başladı [6]. Selçuk Bey önderliğinde güneye göç eden Oğuz Türkleri İslamiyet'i kabul ederek İslam ordularının hizmetine girdiler. Selçuk Bey'in soyundan gelen bu boy Selçuklular olarak anıldılar ve Büyük Selçuklu Devleti'ni kurdular. Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na karşı Selçuklu Türklerinin Malazgirt Meydan Muharebesi'ni (1071) kazanması ile Türkler Anadolu'ya yerleşmeye başladı. Bir zamanlar Büyük İskender'in fethettiği topraklarda artık Oğuz Türkleri yaşıyordu (40.9). Ortodoks Hristiyan bir imparatorluk olan Bizans'ın sınır komşusu Müslüman Selçuklu Türkleri olmuştu. Katolik Hristiyanlığın merkezi otoritesi olan Papalık, Hristiyan dünyasında tek otorite olmak ve İslamiyet'in yayılmasını engellemek için Haçlı Seferleri düzenlenmesini sağladı [7]. Dördüncü Haçlı Seferi'nde (1204) Papalığın Hristiyan dünyasında tek otorite olma hedefi o kadar ön plana çıktı ki, Haçlı ordusu Ortodoks Bizans'ın Konstantinapol (İstanbul) şehrini işgal ve talan etti.
 
 
40.10. Haçlı seferleri sırasında ele geçirilmiş bir beygir süsü [8].
 
Haçlı Seferleri sırasında birçok ay-yıldız ve hilal sembolü taşıyan takılar ganimet olarak ele geçirilmişti. İtalya'dan Arnavutluk'a, Yunanistan'dan Mısır'a kadar birçok yerde elde edilen bulgulara göre hilal sembolü o tarihlerde göçebe topluluklar tarafından kötü ruhlardan korunmak amacıyla yaygın olarak kullanılıyordu. Ay-yıldız sembolünün bir totem olarak Ortadoğu'daki kullanımı Haçlı Seferleri'nden sonra Kuzey Avrupa'da böylece bilinir olmuştu [8]. İlk Haçlı Seferinin 11. yüzyılda gerçekleştiğini düşünecek olursak fotografta görülen beygir süsü muhtemelen Anadolu Selçuklu Devleti zamanında ele geçirilmişti  (40.10).

40.11. Osmanlı donanmasının (1793-1844) bayrağı.

Osmanlı İmparatorluğu 1453 yılında İstanbul'u fethederek Bizans İmparatorluğu'na son verdi. Osmanlı sancağı bir hilal sembolünden oluşuyordu. Fakat ay-yıldız sembolünün kullanılmasına ilk defa III. Selim (1761-1808) döneminde rastlanır. Bugünkü bayrağımıza en yakın şekle ise 1844 yılında Osmanlı donanmasının kullandığı bayrakta ulaşılmıştır  (40.11). Antik Türk mitolojisinde dört yön için dört renk tanımlıydı. Mavi doğuyu, beyaz batıyı, kırmızı güneyi, siyah ise kuzeyi simgelerdi. Karadeniz'in kuzeyde olmasından dolayı siyah renk ile bağdaştırıldığı, Akdeniz'in ise Batı'da olmasından dolayı beyaz renk ile bağdaştırıldığı bilinir. Ortadoğu ve Balkanlarda mevcut Türklerin atalarının Oğuz göçmen Türk boyu olması sebebiyle Türk bayrağı kırmızı ve beyaz renklerden oluşturuldu [9].
 
Ay-yıldız sembolü, kültürler arası etkileşime ve gök olaylarının toplumlar üzerindeki bağımsız etkisine mükemmel bir örnektir.

KAYNAKÇA

[1] Antoniadi, A.M., "On Ancient Meteorites, and on the Origin of the Crescent and Star Emblem", The Journal of the Royal Astronomical Society of Canada, Vol. 33, No. 5, pp. 177-184, 1939.

[2] Ogden, J., "Recovered Treasures from Afghanistan", American Journal of Archaeology, Vol. 111, No. 3, pp. 559-563, 2007.

[3] Bosworth, A.B., "Alexander the Great and the Decline of Macedon", The Journal of Hellenic Studies, Vol. 106, pp. 1-12, 1986.
 
[4] Gress, D., "Multiculturalism in History: Hellenic and Roman Antiquity", Orbis, Vol. 43, No. 4, pp. 553-573, 1999.
 
[5] Ex Dr. Stephen Gerson Collection. Ex CNG 46, lot 848, June 24, 1998.
 
[6] Frye, R.N., Sayili, A.M., "Turks in the Middle East Before the Seljuqs", Journal of the American Oriental Society, Vol. 63, No. 3, pp. 194-207, 1943.
 
[7] Cahen, C., "An Introduction to the First Crusade", Past & Present, No. 6, pp. 6-30, 1954.
 
[8] Ridgeway, W., "The Origin of the Turkish Crescent", The Journal of the Royal Anthropological Institute of Great Britain and Ireland, Vol. 38, pp. 241-258, 1908.
 
[9] Kurtoğlu, F., Türk Bayrağı ve Ay Yıldız, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1992.

10 Mart 2014 Pazartesi

39) Halka Bulutsusu

Kutup ayarını daha hassas yapabilmek için kendimce bir yöntem geliştirdim. Önce üçayağın kuzeye bakması gereken ayağını pusula yardımıyla kuzeye doğru hizaladım. Ardından teleskopu üçayak üzerinde yere dik duracak biçimde sabitledim ve bir su terazisi ile kundağın tesviyede olup olmadığına baktım (39.1). Böylece teleskopun tepemden geçen meridyeni hedeflediğine emindim. Artık teleskopun kundağına 41 derece eğim verdiğimde bakacın ortasında Kuzey Yıldızı Polaris'i görmeliydim. Göremedim!

39.1. Kutup ayarı yapmak için takip ettiğim yöntem.

Sorun, pusulanın tam kuzeyi göstermemesi ve tabla eğimine vermem gereken 41 dereceyi mükemmel bir biçimde veremiyor olmamdı. Bu andan sonra üçayağın uçlarını çok az hareket ettirerek ve tabla eğimini değiştirerek bakaçta Polaris'i ortaladım. Artık Kuzey Yıldızı hiçbir yere kaçamazdı! Onu bakacın ortasına adeta çivilemiştim! Diğer yıldızlar ise artık onun etrafında dönüp duracaklardı. Bu kadar hassas bir ayardan sonra gerisi tamamen teleskopun bilgisayarına kalmıştı. Bu anlattığım kurulum işlemi biraz zamanımı aldı. O yüzden üçayağın yere temas ettiği noktaları işaretledim. Çünkü emin olun bütün bu işlemi her defasında en baştan yapmak istemezsiniz.

39.2. Çektiğim Halka Bulutsusu fotografı.
 
Teleskopun bilgisayarına o sırada görüş alanımda olan birkaç gezegeni göstermesi için komut verdim. Baktığım tüm objeleri bakacın tam ortasında görebiliyordum. İlk defa bu kadar başarılı çalışıyordu. Nihayet bir bulutsu fotografı çekmek için uygun koşulları yakalamıştım. Teleskopumu Halka Bulutsusu'na yönlendirdim. Mükemmel bir biçimde ortalanmıştı. Merceği çıkarıp fotograf makinemi yerleştirdiğimde önce odak ayarını tekrar yapmam gerekti. Ayrıca bu tak çıkar işlemi sırasında teleskop bir miktar sarsıldığı için Halka Bulutsusu vizörde bir miktar kaymıştı. Gene de bir fotografını çekmeyi başardım (39.2).

39.3. Çektiğim Halka Bulutsusu fotografının yakın görünümü.
 
Fotografta yalnızca bulutsunun göründüğü bölümü kestim ve fotoğrafı biraz netleştirdim (39.3). Bu fotografla ilgili teknik bilgileri aşağıda Tablo 39.A'da veriyorum. Böyle bir fotografı ilk defa gördüğünüzde bu objenin bir bulutsu olduğunu söyleyebilir misiniz? Mümkün değil! Nitekim bulutsular ilk gözlemlendiklerinde Gezegenimsi Nebula olarak adlandırılmışlardı. Nebula, latincede bulut veya sis anlamına gelir.
 
Gezegenimsi Nebula teriminin isim babası Frederick William Herschel (1738-1822), 13 Kasım 1790 yılında 8 kadir parlaklığında ve dairesel bir şekle sahip, soluk bir yıldız gözlemlediğini ve bu yıldızın etrafını saran bir atmosferi olduğunu Kraliyet Topluluğu'na (Royal Society) bildirdi. O tarihlerde Dünya dışında bir gökcisminin etrafında bir gaz bulutunun olması düşüncesine şüphe ile yaklaşılıyordu. Ayrıca çıplak gözle bakıldığında karanlık ve boş görünen yerlere teleskop yardımıyla bakıldığında yıldızların görülebildiği öğrenilmişti. Bu sebeple devrin bilim adamları bir gün daha güçlü teleskopların yardımıyla bulutsuların da yıldız kümelerinden oluştuğunun ispat edileceğini düşünüyorlardı [1].
 
 
39.4. Hubble Uzay Teleskopu tarafından çekilmiş Halka Bulutsusu (M57) fotografı [2].
 
Herschel'in gözlemleri bulutsuların yıldız kümelerine ayrıştırılamayacağını kesin olarak göstermiş, bu sıradışı keşfi kozmolojinin seyrini değiştirmişti. Herschel'in gözlemi evrenin yapısı ve oluşumu üzerine yeni sorular doğurmuştu. Artık gökyüzünde her baktığımız yerde yıldızlara rastlamak zorunda değildik. Ayrıca uzayda gözlemlenen bu toz ve gaz bulutları evrenin oluşumu üzerine de ipuçları veriyor olabilirlerdi.
 
Bulutsular, şekilleri itibariyle de her dönemde dikkat çekmişlerdir. Günümüzde bulutsuların yapıları üzerine çok daha sağlıklı fikirler yürütmemize olanak sağlayan gözlemler yapılabiliyor (39.4). Yalnızca yüzyıl önce bile bilinenlerin artık çok ilerisindeyiz. Halka Bulutsusu'nun ve Kedi Gözü Bulutsusu'nun çekirdek yıldızlarının etrafını saran toz ve gaz bulutlarını inceleyen William Huggins (1824-1910), bu olağan dışı oluşumun uzayda bulunan yeni bir elemente işaret ettiğini savunmuş ve bu elemente Nebulium ismini vermiştir. Ayrıca uzun bir süre bulutsuların Samanyolu Galaksisi gibi bir yapısı olduğuna, Güneş sistemimize de yeterince uzaktan bakıldığında benzer bir şeklin görülebileceğine inanılmıştır. Nihayet spektroskopun icadı ile bulutsuların yapıları incelenebilmiş ve bulutsuların birçok gizemi çözülmüştür. Nebulium olarak adlandırılan maddenin aslında iki kere iyonlaşmış oksijen olduğu, bulutsuların ise gökadalardan tamamen farklı bir yapıya sahip oldukları anlaşılmıştır. Halka Bulutsusu'nun kendine has halka şeklinin sebebini ise Rus matematikçi Madam Sofia Vasilyevna Kovalevskaya (1850-1891) izah etmiştir. Dönen bir gaz veya sıvı kütlenin halka şekli alacağını ve harici bir kuvvet tarafından uyarılmadığı sürece  bu şeklini koruyacağını teorik olarak ispat etmiştir [3].
 
Tablo 39.A. Halka Bulutsusu fotoğrafı bilgileri.
 
 
KAYNAKÇA
 
[1] Lovell, B., "Herschel's Work on the Structure of the Universe", Notes and Records of the Royal Society of London, Vol. 33, No. 1, pp. 57-75, 1978.
 
[2] O’Dell, C.R.R., Ferland, G.J., Henney, W.J., Peimbert, M., Thompson, D., "Hubble Reveals the Ring Nebula's True Shape", NASA/ESA, 2011.
 
[3] Newkirk, B.L., "The Ring Nebula in Lyra", Publications of the Astronomical Society of the Pacific, Vol. 16, No. 94, pp. 13-25, 1904.

21 Ocak 2014 Salı

38) Rosetta'nın uyanışı

Tarih 20 Ocak 2014'ü, saatler UTC 09:00'ı gösteriyordu. ESA (Avrupa Uzay Ajansı) görev takip merkezinde olağanüstü bir sevinç hakimdi. Onlarca mühendis, önlerindeki monitörlerin etrafında kümelenmiş birbirlerine sarılıyor, ortalığa sevinç nidaları saçıyordu.

Coşkunun sebebi Rosetta uzay aracının başarılı bir şekilde uyandırıldığının anlaşılmasıydı. Peki uyandırılmaktan kasıt neydi? Bir uzay aracı nasıl ve neden uyutulurdu? Rosetta uzay aracı da neyin nesiydi?


38.1. Rosetta'nın yolculuğu.

Tüm bu soruları bundan tam 10 yıl önce sormuş, ancak uzaydaki mesafelerin olağanüstü genişliği nedeniyle hem soruları hem de yanıtları unutmuştuk. 20 Ocak 2014, hepsini hatırlamamızı sağlayan tarih. 2004 yılında Rosetta isimli bir uzay aracı, Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı üzerinde araştırma yapmak için ESA tarafından uzaya fırlatılmıştı. Dünya ve Mars'ın çekim gücünden faydalanarak yönlendirilen Rosetta, son 2 buçuk yılı aşkın süredir uykudaydı. Yani, 8 Haziran 2011'de ana bilgisayarı ve ısıtıcıları hariç tüm elektronik sistemleri enerji tasarrufu yapması amacıyla devre dışı bırakılmıştı. 20 Ocak 2014 ise, Rosetta’nın uykudan uyandırıldığı ve Dünya’ya, ESA merkezine sorunsuz bir şekilde çalıştığına dair olumlu sinyaller gönderdiği tarih oldu. Eğer bir aksilik olmazsa Rosetta, Kasım 2014’te kuyrukluyıldıza varacak ve 10 Kasım tarihinde de Philae adlı iniş modülünü kuyrukluyıldızın yüzeyine bırakacak (38.1). Bu sayede bugüne kadar haklarında onlarca teori duyduğumuz, ancak hiçbirini yakından görme fırsatı bulamadığımız kuyrukluyıldızların yapılarına, atmosferlerine ve hareket esaslarına dair ayrıntılı bilgiler ve görüntüler elde edebileceğiz [1].
 

38.2. Britanya Müzesi'nde sergilenen Rosetta Taşı [2].
 
Peki bu keşif aracının adı neden Rosetta? Rosetta, adını antik Yunan ve Mısır medeniyetlerine ait yazıtların çözülmesinde kilit bir role sahip olmuş olan Rosetta Taşı'ndan alıyor (38.2). Napolyon güçlerinin Mısır’ı işgalinin ardından Fransız askerleri tarafından tesadüfen bulunan Rosetta Taşı, Antik Mısır’ın hiyeroglif yazıları ile antik Yunanca tercümelerini üzerinde barındırıyordu. Taşı inceleyen ünlü dil uzmanı Jean-François Champollion, o güne kadar ne anlama geldikleri hakkında ancak fikir yürütebildiğimiz hiyeroglif yazılarını tamamen çözerek Antik Mısır’ın tüm gizemlerine ulaşacak kapıyı araladı. Rosetta da bir bakıma aynı işlevi görecek ve bizlere belki de yaşamın kaynağı olan kuyrukluyıldızların gizemli dünyasının kapılarını aralayacak.

KAYNAKÇA

[1] Ferri, P., Accomazzo, A., Hubault, A., Lodiot, S., Pellon-Bailon, J., Porta, R., "Rosetta enters hibernation", Acta Astronautica, 79, pp. 124-130, 2012.

[2] The Rosetta Stone in the British Museum, Hans Willehaert, CC-BY-SA-3.0, 21 Kasım 2007.

20 Ocak 2014 Pazartesi

37) Marslıların Dünya'yı Ziyareti

Bundan 16 milyon yıl önce Mars gezegenine çarpan bir göktaşı gezegenin yüzeyinden bir kaya parçasının koparak uzay boşluğuna fırlamasına sebep oldu. Yüzeyden kopan bu kaya parçası Güneş'in yörüngesinde milyonlarca yıl dolandıktan sonra günümüzden 13000 yıl önce Antarktika'ya düştü. Nihayet, bir grup jeolog 1984 yılında Allan Hills bölgesinde dolaşırlarken bu kaya parçasına rastladılar. Bilim adamları bu kaya parçasına ALH84001 adını verdiler.
 
37.1. ALH84001 göktaşının elektron mikroskopu görüntüsü [1].
 
Yapılan incelemeler sonunda bu magmatik kaya parçasının üzerinde dairesel karbonatlara ve mikron-altı ölçekte hücremsi yapılara rastlandı (37.1). Fakat bilim insanları için elde ettikleri bu veriler Mars'ta hayat olup olmadığını söyleyebilmeleri için yeterli değildi. Önce hayatın ne olduğunu tanımlamak  ve bu biyo-belirteçleri (biomarker) sınıflandırmak - gerekiyordu. Bu yüzden bu düzenli şekillerin bir yaşam formuna ait olup olmadığı resmen söylenemedi [2].

37.2. Mars gezegeninin güney kutbunda bulunan buzullar [3].
 
Bu yüzden, Mars'ta bir zamanlar hayat vardıysa bile bu hayatın Dünya'daki hayat ile bir ilişkisi olup olmadığını şimdilik bilmiyoruz. Mars'taki hayatın Dünya'dakinden farklı bir yaratılışa sahip olup olmadığı ise ancak Mars'ta canlı organizmaların bulunması ve incelenmesi ile anlaşılacak. Eğer Marslı mikroorganizmaları bulmak istiyorsak öncelikle onları nerede aramamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Dünya'da keşfedilen en yaşlı organizmalara kutup buzullarının derinliklerinde rastlanmakta. Çünkü bu mikroorganizmalar ısıl ve radyasyon kaynaklı bozunuma uzun süreler maruz kalmıyorlar. Bu sebeple Mars'ın güney kutbunun bulunan ve Dünya'daki buzullara kıyasla çok daha yaşlı olan buzulların derinliklerinde Marslı hayatın bulunabileceğine dair bir umut var (37.2).
 
37.3. NASA tarafından test edilen bir yüzey delici [4].
 
Bu organizmalara ulaşabilmek için buzul yüzeyinin delinmesi gerekiyor. Mars'a delme operasyonu gerçekleştirebilen ve böylece buzulların derinlerinde bulunan organizmaları yüzeye çıkarabilecek keşif araçlarının gönderilmesi planlanıyor (37.3). Fakat böyle bir yüzey delme operasyonunu başarıyla yürütmek hiç de kolay değil. Yüzey delme işlemleri sırasında delicinin kontrollü ilerlemesi için bir sıvı kullanılır. Delme operasyonu sırasında hava yerine sıvı kullanıldığında ise biyolojik kirlenme (contamination) ihtimali artmaktadır. Eğer bu sıvı ile Dünyalı organizmalar da Mars'a taşınırsa hem bütün araştırma çöpe gider hem de hiç tanımadığımız bir ekosisteme zarar verebiliriz. Bu durumda, delicinin Mars'a steril ulaşması, yeterince derine inebiliyor olması ve ulaştığı organizmalara zarar vermemesi gerekiyor [5].
 
37.4. Mars'taki Curiosity keşif aracının örnek toplama kepçesi [6].

Aslında uzay operasyonlarında biyolojik ve kimyasal kirlenme üzerine epeyi tecrübe edinilmiş durumda. İlk uydunun Sovyetler Birliği tarafından 1957 yılında uzaya fırlatılmasıyla beraber uzayla ilgili uluslararası kanunlara ihtiyaç da doğdu. İlk başta ABD'de imzaya açılan ve daha sonra Birleşik Krallık ve Rusya'nın da katılımıyla 1967 yılında ortaklaşa imzalanan Dış Uzay Antlaşması (Outer Space Treaty) ile uzay çalışmalarının ilk hukuksal temelleri atıldı. Günümüzde bu antlaşma Türkiye dahil 127 ülke tarafından imzalanmış bulunmaktadır. İki senede bir toplanan Uzay Araştırmaları Komitesi (COSPAR) bu antlaşmaya dayanarak Gezegen Koruma (planetary protection) ilkelerini oluşturdu. Bu ilkelere göre Mars'a yapılacak görevlerde gezegene Dünya'dan taşınabilecek kimyasal gazların, organizmaların, sıvıların ve diğer çeşitli kirlilik kaynaklarının engellenmesi veya en az seviyede tutulması için izlenmesi gereken bazı kurallar tanımlanıyor. Mars'a gönderilen keşif araçlarının atmosfere saldıkları yakıt atıklarını ve beraberlerinde götürmüş olabilecekleri Dünya'ya ait tüm malzemenin miktarı hesaplanıyor ve kayıt altına alınıyor. Diğer taraftan, incelenen gökcismi üzerine de hassas bir biçimde bilgi edinilmeye çalışılıyor (37.4). Mars ve diğer gökcisimlerinin ekosistemlerinin anlaşılabilmesi ve en az hatayla bilimsel olarak çalışılabilmesi için bu bakir yapılarının mümkün mertebe muhafaza edilmeleri gerekiyor [7].



37.5. DNA sarmalının çekilen ilk fotografı [8].

Neyse ki tüm bu zorluklar karşısında başarılı olunabileceğine dair son on yılda çok önemli ve umut verici teknolojik gelişmeler yaşandı. İnsan Genom Projesi ile önce insan türüne has tüm genetik haritamız hakkında bilgi sahibi olduk. Diğer yandan Dünyamızı paylaştığımız diğer canlılar için de bu tip genetik harita çıkarma çalışmaları büyük bir hızla ilerledi. Bundan kısa bir süre sonra ise tüm genetik kodu laboratuvar ortamında yazılmış olan, kendi kendine üreyebilen ve tamamen insan yapımı ilk sentetik canlının yaratıldığı 2010 yılında duyuruldu. Bu, artık genetik kodun yalnızca okunmadığı, aynı zamanda yazılabildiği anlamına da geliyordu [9]. Bu sırada moleküler biyolojide bir başka önemli gelişme yaşandı, 2012 yılında ilk defa bir DNA çift sarmalının görseli elde edildi (37.5). Yalnızca genetik kodun işleyişi üzerine değil, yapısı üzerine de bilgimiz artmaya başladı [8].

Moleküler biyoloji alanında yaşanan tüm bu gelişmelerin sonucunda şimdi yeni bir ihtimalden bahsediliyor. İnsan genomunu kodlamayı başaran ve ilk sentetik canlının yaratılmasına öncülük eden Prof. Dr. Craig Venter, biyolojik bilginin dijital, dijital bilginin de biyolojik bilgiye çevrildiği bir çağa girdiğimizi müjdeledi. Buna göre, belki de fiziksel olarak Mars'tan hiçbir zaman organizmaları Dünya'ya getirmemize gerek kalmayacak. Çünkü Marslı organizmaların genetik bilgisi Mars'a gönderilen bir keşif aracı tarafından okunabilir. Bu kod bilgisi radyo sinyali olarak Dünya'ya gönderilebilir ve beş dakika içinde Marslı organizmalar Dünya'da bir laboratuvar ortamında yaratılabilir [9]. Baş döndürücü gelişmeler, öyle değil mi?
 
37.6. Yörüngeler ve yaşanabilir bölge.
 
Bir zamanlar yaşanabilir bölgede Mars mı bulunuyordu? Bunu şimdilik bilmiyoruz. Bazen Güneş'in çekim kuvvetini bir süreliğine azaltan bir etkenin Güneş'in yörüngesindeki tüm gezegenlerin yörüngelerinden kopmalarına ve Güneş'ten uzaklaşmalarına sebep olmuş olabileceğini düşünürüm (37.6). Belki de Dünya'daki hayatı Mars'taki hayatın son bulmasına sebep olan böyle bir felakete borçluyuzdur. Belki bir gün Dünya da Mars ile aynı kaderi paylaşır ve bizlerin şimdilik hayat diye tanımladığı düzen Venüs'te yeşerir. Ama hepsinden önemlisi, belki de bizler daha hayatın ne olduğunu bile doğru tanımlayamıyoruz.

KAYNAKÇA

[1] Structures on ALH84001, NASA, 1996.

[2] Des Marais, D.J., Walter, M.R., "Astrobiology: Exploring the Origins, Evolution, and Distribution of Life in the Universe", Annual Review of Ecology and Systematics, Vol. 30, pp. 397-420, 1999.

[3] PIA02393: South Polar Cap, NASA/JPL/MSSS, 2000-04-29.


[5] Smith, H.D., McKay, C.P., "Drilling in ancient permafrost on Mars for evidence of a second genesis of life", Planetary and Space Science, Vol. 53, pp. 1302-1308, 2005.
 
[6] First Curiosity Drilling Sample in the Scoop, NASA/JPL-Caltech/MSSS, 2013-02-20.
 
[7] Debus, A., "Estimation and assessment of Mars contamination", Advances in Space Research, Vol. 35, pp. 1648 -1653, 2005.

[8] Gentile, F., Moretti, M., Limongi, T., Falqui, A., Bertoni, G., Scarpellini, A., Santoriello, S., Maragliano, L., Zaccaria, R.P., di Fabrizio, E., "Direct Imaging of DNA Fibers: The Visage of Double Helix", Nano Lett, 12, pp. 6453-6458, 2012.
 
[9] Venter, J.C., Life at the Speed of Light: From the Double Helix to the Dawn of Digital Life, Little Brown, Great Britain, London, 2013.

13 Ocak 2014 Pazartesi

36) Marmara Denizi Üzerinde Samanyolu

Fotografçılık ile yarı-profesyonel olarak ilgilenmeye başlayan kuzenimle bir gökyüzü gözlem gecesi tertiplemeye karar verdik. Buluşmamıza fotografçılıkla ilgili teşekküllü bir ekipman getirdi. Sırtlamış olduğu bir düzine çantanın içinden işimize yarayacak olan bir fotograf makinesini, bir tripodu ve iki de lensi yanımıza aldık.

36.1. Çektiğimiz Marmara Denizi Üzerinde Samanyolu fotografı.

Bulunduğumuz yerde ışık kirliliğinin en az olduğu yer sahildi. Neticede hala denizin üstüne bina ve yol yapılamıyor! Çıplak gözle görülmeyen Samanyolu çektiğimiz uzun poz süreli fotograflarda oldukça güzel görünüyordu (36.1). Bu fotografla ilgili teknik bilgileri Tablo 36.A'da veriyorum.  Konumumuzu değiştirip birkaç yakın plan Samanyolu fotografı da çektik (36.2). Her zaman olduğu gibi asıl problemimiz gene ışık kirliliği oldu. Çektiğimiz bu fotografla ilgili bilgileri de aşağıda verilen Tablo 36.B'de inceleyebilirsiniz.

36.2. Çektiğimiz Yakın Plan Samanyolu fotografı.

Fotografların temel renk düzeyleri ile Paint.NET yazılımı ile biraz oynadık ve burada paylaştığımız sonuçları elde ettik. Kırmızı renk bileşeninin etkisini belli bir seviyenin altına indirdiğimizde ise görselde bazı detaylar kayboluyordu. Işık kirliliğinin fotograflar üzerindeki etkisinin önüne şimdilik bu kadar geçebildik.

Tablo 36.A. Marmara Denizi Üzerinde Samanyolu fotografı bilgileri.
 
Tablo 36.B. Yakın Plan Samanyolu fotografı bilgileri.

6 Ocak 2014 Pazartesi

35) Satürn'ün Hikayesi

İki sene önce yazın çektiğim Satürn fotografı ile geçtiğimiz yaz (15.07.2013 tarihinde) çektiğim Satürn fotografının bir kıyaslamasını yaptım (35.1). Hem hava koşullarının daha uygun olması, hem de sanıyorum teleskopun takip mekanizmasını bu sene daha iyi kurabildiğim için daha net bir görüntü elde ettim.

35.1. Bir sene arayla çektiğim Satürn fotografları.

Fotograflarda Satürn'ün halkasının yüzeyi yeni fotografta daha az görülüyor. Yeni fotografta halka yüzeyi neredeyse bir çizgi gibi gözüküyor. Oysa geçen sene çektiğim fotografta halka gezegenin kutuplarına kadar uzanıyor. Muhtemelen geçen sene fotografı çektiğim sırada Satürn Dünya'nın dönüş ekseni ile daha büyük bir açı yapıyordu. Benden önce de birçok kişi bu tür gözlemler yapmışlardı ama asıl merak ettiğim şey ilk gözlemcilerin bu durum ile nasıl yüzleştikleriydi.

35.2. Galileo Galilei'nin 1616 tarihli Satürn çizimi [1].

Satürn, ilk kez Galileo Galilei tarafından gökcisimlerinin kusursuz küreler olduğuna inanılan bir zamanda gözlemlenmişti. Kendinizi Galileo'nun yerine koysanıza, teleskopunuzun başına her geçtiğinizde yeni ve sıradışı bir şey keşfediyorsunuz! Ay'a baktığınızda kusursuz kristal bir küre görmek yerine dağlar, vadiler, kraterler keşfediyorsunuz. Güneş'e baktığınızda Güneş'in üzerinde karanlık lekeler görüyorsunuz. Teleskopunuzu yıldız takımlarına çevirdiğinizde çıplak gözle görünenden çok daha fazla yıldızı görebildiğinizi fark ediyorsunuz. Jüpiter'e baktığınızda onun da etrafında dönen uyduları olduğunu görüyorsunuz. Satürn'e baktığınızda ise diğer tüm gökcisimlerinden daha farklı, daha tuhaf bir objeyle karşılaşıyorsunuz. Diğer tüm gökcisimleri yalın küreler gibi gözükürlerken Satürn'ün etrafında tuhaf bir şekil olduğunu görüyorsunuz (35.2).

Galileo çok önemli bir keşifte bulunduğunu anlamıştı. Keşfi ilk yapanın kendisi olduğunu belgelemek için ünlü Alman astronom Kepler'e ve Roma'da bulunan Collegio Romano'nun Cizvit alimlerine şifreli bir mektup gönderdi. Bu mesajda "en uzaktaki gezegenin üçlü bir şekli olduğunu gözlemledim" diyordu. Satürn'ün bir halkası olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti [2]. Galileo'nun kullandığı teleskopların bir içbükey oküler lensi ve bir dışbükey objektif lensi vardı. En iyi teleskopu otuz kat büyütme gücüne sahipti ve bu yetersiz teçhizat ile Galileo'nun Satürn'ün gerçek şeklini görmesi aslında mümkün değildi (35.3).

35.3. Satürn'ün ilk teleskoplarla gözlemlenen bazı fazları [2].
 

İlk teleskoplarla yapılan gözlemler birçok gözlemci tarafından şüpheli bulunuyordu. Kepler, iki dışbükey lens kullanarak görüş alanını büyütmüştü fakat bu bile açısal ve kromatik gözlem sorunlarının önüne geçmeye yetmiyordu. Teleskopun insan gözünü yanılttığını savunanlar çıkmıştı. Çıplak göze tek görünen yıldızların teleskopla çift gözükmesi veya Venüs'ün Güneş'in önünde bulunduğu dönemlerde teleskopla bakan birine hilal şeklinde gözükürken çıplak gözle bu farkın algılanamaması bazı teleskop karşıtı astronomlar tarafından eleştiriliyordu. Teleskopun bir tek gözlemde bile yanıltıcı bir sonuç veriyor olması demek, diğer tüm gözlemlerin de geçerliliğini kaybetmesi anlamına gelebilirdi [3].

35.4. Satürn'ün fazlarını açıklayan bir çizim [2].


Lehistan-Litvanya Birliği'nde yaşamış Gdansk şehrinin belediye başkanı olan Johannes Hevelius aynı zamanda bir bilim adamıydı. "Satürn'ün Gerçek Görünümü Üzerine" adlı eserinde Satürn'ün tuhaf görünümüne bir açıklama getiriyordu.  Hevelius'a göre Satürn'ün elipsoit bir biçimi vardı ve kutup yüzeylerinden iki tane hilale bağlıydı. Satürn, Güneş'in etrafında yaptığı yolculuğu boyunca otuz senelik bir döngü içinde kendi merkezinin dışında olan bir noktanın etrafında yuvarlanıyordu. Böylece Satürn'ün teleskopla gözlemlenen tüm tuhaf şekilleri açıklanabiliyordu [4]. Aynı dönemlerde diğer astronomlar da Satürn'ün Güneş'in etrafında yaptığı yolculuğa ve Dünya'nın konumuna bağlı olarak farklı fazların görünümleri üzerine araştırmalarına devam ediyorlardı (35.4).

 35.5. Systema Saturnia'da bulunan Satürn tasviri [5].

Satürn, 1656'nın ilk günlerinde uzantıları olmadan görülüyordu. Tam da o günlerde Christiaan Huygens, yedi metre uzunluğunda ve altmış milimetre açıklık çapına sahip bir teleskop yapmıştı. Bu teleskop sac demirden imal edilmişti. İki adet dışbükey lense sahipti ve görüntüyü yüz kat büyütüyordu. Aynı senenin Ekim ayında Satürn'ün halkası yeniden gözüktü. Huygens, bu teleskopla yaptığı gözlemler sonucunda Satürn'ün gövdesine hiçbir noktada temas etmeyen, katı ve sürekli bir halkaya sahip olduğu tezini öne sürdü (35.5). Huygens, ayrıca Mart ayında Satürn'ün uydusu Titan'ı da gözlemlemeyi başaran ilk kişi olmuştu [4,5].
 
 
 35.6. Cassini uzay sondası ile çekilmiş bir fotograf [6].
 
Uzaya gönderilen ve veri toplamaya yarayan robotik uzay araçlarının yardımı ile artık Satürn'ün halkasının sürekli bir cisim olmadığı, halkanın, boyutları mikrometreden metrelere kadar değişen kaya ve buzlaşmış su parçacıklarından oluştuğu biliniyor. Satürn günümüzde hala insanlığı şaşırtmaya devam ediyor. Cassini uzay sondası tarafından çekilen bu fotoğrafta Satürn'ün bir başka eşsiz özelliği olan Altıgen (Heksagon)  kutup jeti görülüyor (35.6).
 
35.7. Laboratuvar ortamında elde edilen Heksagon [7].
 
İlk defa 1988 yılında Voyager uzay aracı ile görüntülenen bu kutup jeti birkaç sene önce laboratuvar ortamında modellendi (35.7). Satürn'ün atmosferinde gerçekleşen akımların barotropik kararsızlığının bir dengeye ulaşmasının sonucu olarak bu şeklin oluştuğu anlaşıldı [7]. Satürn'ün halkası ve kutup jeti kainatın uzun ve kaotik hikayesinin içinde rastgele meydana gelen düzenli fiziksel fenomenlere birer örnek olarak verilebilir.

KAYNAKÇA

[1] Galilei, G., Opere, vol. XII, p. 276.

[2] Huygens, C., Oeuvres Complètes de Christiaan Huygens (1888), The Hague: Martinus Nijhoff, 1925.

[3] Brown, H.I., "Galileo on the Telescope and the Eye", Journal of the History of Ideas, Vol. 46, No. 4, pp. 487-501, 1985.

[4] Shapely, D., "Pre-Huygenian observations of Saturn's ring", Isis, Vol. 40, No. 1, pp. 12-17, 1949.

[5] Chapman, A., "Christian Huygens (1629-1695): astronomer and mechanician", Endeavour, Vol. 19, No. 4, pp. 140-145, 1995.

[6] PIA17141: Saturn's Polar Jet, NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute, 2013-12-16.

[7] Aguiar, A.C.B., Read, P.L., Wordsworth, R.D., Salter, T., Yamazaki, Y.H., "A laboratory model of Saturn's North Polar Hexagon", Icarus, 206, pp. 755-763, 2010.